English Idioms
English-Turkish


Sözlükte deyim arayabilirsiniz.


 

  

  


aback:adv. geriye, geride.

aback:şaşırmış

to take aback: şaşırtmak.

to be taken aback: şaşırmak şaşalamak.

aback: adv.geride, kıçta

aback the beam : [naut.] kıç taraftan

abandon: terketmek.

to abandon oneself : tevazu göstermek. alçak gönüllü olmak.

aberration: inhiraf

in a fit of aberration dalgınlıkla.

mental aberration: delilik.

abeyance: muallâkıyet

in abeyance: mutafal, muallak.

abhor: nefret etmek, iğrenmek

abhor to: muhalif, zıt.

abide v.kalmak; dayanmak.

I cannot abide him : ondan nefret ediyorum.ona tahammül edemem.

to abide by : sebat etmek, durmak.

to abide someone : tahammül etmek, birinden hazzetmek.

abide by one's word : sözünde . durmak, sözünün eri olmak.

a blaze: adv.tutuşmuş,yanmakta

to set a blaze:ateşe vermek, yakmak, kızdırmak, ökelendirmek.

able: a.muktedir.

an able man : zeki bir adam, akıllı bir adam.

Able-bodied: Vücudu sağlam, güçlü.

To be able to muktedir olmak.

I am not able to walk 10 miles a day günde 10 mil yürüyemem.

aboard: adv.gemide: gemiye.

all aboard: herkes gemiye!

close aboard : yakın; yanıbaşında.

to get aboard : [ naut.] gemiye binmek: çapraz gelmek; çapraz getirmek.

to go aboard : gemiye doğru gitmek.

to all aboard : [ naut] birbirine toslamak, çarpışmak (gemi).

about adv.etrafında,takriben

about face! geriye dön

about half a kilo : yarım kilo kadar. about 2 o'clock: saat 2 sularında.

about ship! yola çıkmaya hazır, her şey tamam.

about turn: geriye dön

about to come : gelmek üzere.

absentee görevi başında olmayan

all about: her yerinde.

be about your business! : Kendi işinize bakın

just about enough : oldukça kafi, yetişir.

to be about : meşgul olmak. gezinmek, yataktan kalkmak.

to beat about the bus : bin dereden su getirmek.

to bring about: sebep olmak, sebebiyet vermek.

to be about to go : gitmek üzere olmak.

acclaim:alkışlamak, bağırarak ilan etmek, bağırmak

accomplishment başarı,başarma

aftermath : kötü sonuç, netice, akibet

Analysis n. tahlil, analiz,

Spectrum analys,s: spektral analiz.

Logical analysis : Mantıki tahlil.

Chemical analysis: Kimyevî tahlil

Electrolytic analysis : Elektrolitik tahlil.

Qualitative analysis : Keyfi tahlil, kalitatif analiz.

Anchor n. çapa

Anchor around : Gemi demirleyecek yer, demir yeri

To come to anchor: Demirlemek.

To let go the anchor: Demiri funda etmek

At anchor : [ Naat.]Demirli. demirde

Boat anchor : [ Naat] kayık demiri.

To fish the anchor : [ Naat. ] Demiri fışkıya vurmak.

To stow the anchor : [ Naat. ] Demiri sefer için bağlamak.

To heave up the asehor : [ Naat. ] Demiri almıık, yelkenleri şişirmek.

To lie (ride) at an anchor : [ Naat: ] Demirli yatmak.(olmak)

To weigh anchor : [ Naat. ] Demiri almak (vira etmek)

The anchor apeak! : [ Naat. ] İstikamet!

The anchor's a aweigh!: [ Naat. ] Demir (çapa) kalktı!

The anchor's in sight! : [ Naat. ] Demir (çapa) göründü!

Angle n.y.Açı avlamak.

Angle of application : [ Geom. ] Tatbiki

BALLOT oy, oy vermek -BOX oy sandığı

core : ic, oz; bot. göbek; med.çıban ozu

charge : yük birimi

charge : ; take of yuklenmek, ustune almak a;

charge : bedel, ucret; itham, yuklemek, sarjetmek, doldurmak a;

charge : price

charge : suclamak a (with ile); hucum etm. a;

charge : yuk, hamule; sarj; hucum, hamle; vazife, memuriyet;

to be put about: rahatsız olmak, taciz edilmek, rahatı bozulmak.

to come about: Vukua gelmek, vaki olmak, meydana gelmek.

to get about : gezinmek

to go about: etrafında dönmek, gezinmek.

to look about : bakınmak, etrafına göz gezdirmek.

to hang about : oyalanmak.

to order about : iş buyurmak.

to put about : rahat bırakmamak. altüst etmek.

to put the ship about: gemiyi aksi istikamete çevirmek, tıramola etmek.

to set about: başlamak. teşebbüs etmek, girişmek.

to turn about : gezinmek, tenezzüh etmek.

to turn about is fair play : tam karşılığını yapmak oyunda hak icabıdır.

there is something about you today : bu gün sende bir fevkalâdelik var.

above adv. yukarı; yukarıda

above all : her şeyden evvel, bilhassa.

above oneself :haddini bilmez;

above meanness: elinden alçaklık gelmez.

cast: ÜstÜne gölge yap atma, atış; dökme, kalıp, tip, kalite; atmak, saçmak dokmek

above cited : evvelce zikrolunan.

above ground : yeryüzünde görülmemiş;

above board :adil, dürüst.

from above : gökten; allahtan.

he is a bit above himself : o biraz mağrur ve kendini beğenmiştir.

above-mentioned:yukarıda zikredilen; adı geçen.



over and above : bundan maada.

to be above onself : birinin kudreti evkinde olmak.

to keep one's head above water : Kendisini tehlikeden âzade kılmak, tehlikeden kaçınmak.

the man above : yukarıdaki adam.

abroad adj. dışarıda, hariçte.

all abroad : Şaşırmış

from abroad : ecnebi memleketlerden, hariçten.

there is a rumour abroad that : dedikodu var.

to be all abroad : tamamiyle yanılmak, daima hata yapmak.

to go abroad : ecnebi memleketlere gitmek: şüyu bulmak.

abrupt ani; birdenbire

an abrupt manner : nezaketsizlik.

absent a. yok; namevcut

absent minded : dalgın.

absent treatment : ( med ) hastanın yanına gitmeyip uzaktan tedâvi.

to absent onself : gitmek; bulunmamak.

absolute a. mutlak: tam.

absolute ceiling : azami tavan, azami yükseliş seviyesi.

absolute scale : mutlak ölçü ve terazi.

absolute temperature : mutlak sıcaklık derecesi (mutlak sıfırdan hesap ederek).

absolute vacuum : mutlak boşluk,

absolute zero : hararette mutlak sıfır noktası. sıfırdan 273 derece aşağı.

absorb emmek, içine çekmek.

to absorb learning : Kavramak, öğrenmek.

to absorb in a task : bütün fikrini işe vaketmek.

abstract n.hülasa; nazari.

abstract of account : [ com. ] hesap hulâsası.

abstract noun : [gram] mana ismi.

an abstract of an story : bir hikâyenin özü.

in the abstract : nazari olarak.

access n.giriş girme; geçit

to give access to : müsaade etmek; içeriye bırakmak, serbest bırakmak. :

to have access : yanına girebilmek: ,

accommodate v. uydurma

pray be acemmodated : lüten oturun.

to accommodate oneself to circumstances : ayağını yorganına göre uzatmak.

to accommodate oneself : uymak, imtisal etmek.

accord n.muvaakat, rıza

on oneself's own accord : Kendiliğinden, kendi rızası ile.

to accord with : ahenkli olmak, uygun olmak.

with one accord : hep birlikte.

account hesap; addetmek.

by all. accounts : herkesin dediğine göre.

o no account : ehemmiyetsiz.

on account : alelhesap.

on account onun için. hasebiyle. ... den dolayı yüzünden, sebebiyle.

on every account : her bakımdan:

on his own acount Kendiliğinden kendi başına

there is no acounting or tastes herkesin zevkine karışılmaz; bu zevk, meselesidir.

to be acount o: sayılmak, itibar edilmek.

address adres, hitabetmek.

a man of pleasing address mahir ve nazik bir adam.

to address oneself to: hazırlanmak (bir işe), başlamak, ele almak, girişmek.

to address a ball : [ gol] topa nişan almak.

to address a person : bir adama hitabetmek

to pay one's address to : evlenme teklifinde bulunmak, flört etmek, kur yapmak.

form of address : hitap şekli, ünvan hitabetmek (birisine)[com. ] iflas kararı.

admit v.itiraf (kabul) etmek.

to admit of : müsaade etmek, teslim etmek.

to admit the truth of doğruluğunu kabul etmek.

it admits o doubt : Şüphelidir.

ado: n. telaş, gürültü, patırtı.

without any more ado : hemen, ses çıkarmadan.

adrift: adv.başıboş

to turn adrift: birini işinden cıkarmak veya evinden uzaklaştırmak.

advance: v. ileri ilerleme

advance guard : [ mil.] ileri karakol

advanced in years : yaşta ilerlemiş, yaşlı.

an advanced idea : yepyeni bir fikir.

he is in advanced age : yaşlıdır.

in advance:peşin.önce. önceden.

in advance of : Önünde.

in an advanced stage : ilerlemiş vaziyette.

to make an advance : ilerlemek, terakki etmek. muvaffakiyet kaydetmek.

to make advances to: birinin dostluğunu kazanmak, kabili hitap girgin olmak. advantage n.avantaj.

advantage group Üstünlük ve rüçhaniyet veren mevki veya hal keyiyet.

at an advantage : Karlı olarak

to gain an advantage over somone : bir başkasından daha kuvvetli olmak.

to take advantage of: fırsattan istifade etmek, zaafından istiade etmek.

to advantage : maksada uygun, işe elverişli.

to the best advantage : en kârlı, en çok işe gelen, en istfadeli surette.

to turn to advantage : fayda çıkarmak, kullanmak.

you have the advantage over me : siz beni tanıyorsunuz fakat ben sizi tanıyamadım, siz benden kârlısınız (bir işte).

advice n. öğüt, fikir, tavsiye

to take someones advice: birisinin tavsiyesine göre hareket etmek.

on the advice o : nasihatıne göre.

advise v. (advesed] be advived by me : sözümü dinle.

ill advised : akılsız, tedbirsiz.

well advised : akıllı, tedbirli.

advocate avukat,

devil's advocate : münakaşa olsun diye zayıf tarafı müdafaa eden kimse.

faculty o advocates: hukuk fakültesi.

judge advocate : harb divanına tahkikat hakimi.

lord advocate : iskoçya'da devletin umumi dava vekili

aerial; a. havai

aerial assaults : [ mil, ] havai taarruzlar.

aerial car : Kablodan asılan ve havadan geçen araba, hava hattı arabası.

aerial navigation : uçak seyriseferi.

aerial reconnaissance : hava keşfi.

aerial root: [ bot. ] havada yetiştirilen kök.

afar , adv. uzak.

afar of : cok uzakta.

from afar : Çok uzaktan.

afair n. iş. mesele:

an afair of honour : namus .veya şeref meselesi ; düello.

foreign : haricî işler, dış işleri.

at the head o affairs : iş başında.

as affairs stand : Şimdiki halde.

a rude affair : çirkin iş

his hat was a strange affair : tuhaf bir şeydi o

affect y. & n. [p.t.affected] tesir etmek. taslamak.

my arm is affected : Kolum tutuldu, hastalık koluma yayddı.

to affect ignoraoce : tecahül etmek.

to affect sickness : temaruz etmek.

ill affected : düşman.

well affected : dost.

affection n. sevgi.

affection of hunger : açlık hali.

to set one's affection on : sevmek, âşık olmak.

to win one's affection : birinin sevgisini kazanmak.

affirmate a.müspet. olumlu.

a decided afirmative : Kuvvetli müspet kar

in the affirmate answere : ispat ve tasdik mânasında, müspet.

negative or affirmative answer : meni veya müspet cevap.

the affirmative has it : [ debate ] müspet tar kazandı.

to answer in the affirmative : müspet cevap vermek.

afford (paraca)gücü yetmek.

i can't afford to buy a car : bir araba satın almaya bütçem müsait değil.

i can't afford it : ona para yetiştiremem, param yok, bana pahalı gelir.

to afford a chance o : ırsat vermek.

aloat adv. yüzmekte.

there is a story aloat that... : rivayete göre. diyorlar ki...

the irm is aloat : Şirket masraını çıkarıyor.

afoot: adv.yaya; ayakta .

there is mischie afoot : orada bir dolap dünüyor, bir kötülük tertipleniyor.

afore adv.önceden; yukarıda.

as afore - said : evvelce denildiği gibi.

afore mentioned : mezkur.

afore named : evvelce adı geçen.

afore thought : Önceden düşünülmüş, evvelce düşünülen.

after adv. (prep) sonra.

after a manner : tarzında, gibi.

after - ages : gelecek nesil, gelecek. asır.

after all : ne de olsa, nihayet.

after - birth : meydana geldikten sonra. .

after - clap : ummadık hâdise.

after - comer : gelcek, ertesi.

after-cost: beklenmedik masra, âni masra.

after-crop: ikinci mahsul. ater-damp: bogucu gaz.

after - days : zaman zarında, geleceteki günlerde, istikbalde.

after - game : Karşı karşıya oyun.

after-guard: [naut.] geminin kıçında hizmet eden asker.

after-grass: lkinci mahsul ot.

after-lie: hayatın son merhalesi.

after-sight : [ com. ] görüldükten sonra

after you, sir : (önce) arz buyurunuz eendim.

to call after: hâtırasına olarak ad,koymek; birinin arkasından seslenmek.'

to look after : birini himaye etmek, bakmak, ihtimam göstermek.

two years after : iki sene sonra..

again adv.yine. tekrar:

again and again : tekrar tekrar, sık sık.

as much again : bir misli daha.

now and again : arasıra, bazan.

time and again : tekrar tekrar, deaatle.

against prep. karşı; muhali.

against a dark background : Koyu renk zemin önünde (resim veya aahne).

against a rainy day : Kara güne karşı.

against the grain : ister istemez, arzusu hilaına olarak, istemiyerek.

he is against reform : o adam ıslahat düşmanıdır.

i have nothing against him : ona muarız değilim. onunla hemikirim.

over against : ona karşı, karşılık olarak; karşı karşıya; karşısında, mukabil.

to bring an accusation against : itham etmek.

to go aganist : düşman olmak: muarız kalmak.

to lay up money against a rainy day : Kara gün için tasarruf etmek.

to run against a friend : bir dosta tesadüf etmek (rastgelmek). .

age n. yaş . çağ, devir.

advanced age : ilerlemiş yaş.

age of brass : pirinç devri.

age of iron : demir devri.

age of stone : taş devri.

for ages (for an age) : uzun zaman, senelerce, çoktan beri.

from age to age : nesilden nesle, asırdan asra.

of age : olgun, kemale ermiş.

the dark ages : cehalet devri, karanlık devir.

the lower o one's age : gençlik çağı.

under age : daha çocuk, muayyen yaşa gelmemiş.

agent n. Vasıta, âmil; acenta,

reef agent : Kendi işlerinde kanuni salâhiyet ve mesuliyet sahibi.

house agent : ev tellâlı.

agree v. uyuşmak, anlaşmak.

to agree to : bir şey için mutabık kalmak, kabul etmek,... e razı olmak

to agree with : bir kimse ile mutabık kalmak, ... le bir ikirde olmak.

agreement n. anlaşma.

gentlemen's agreement : efendi sözü (milletler arasında yazılmamış anlaşma).

grammatical agreement: mutabakat.

method o agreement : anlaşma usulü.

private agreement : hususi anlaşma.

to come to an agreement : bir karara varmak, uyuşmak.

aggressive a. mütecaviz.

to take the aggressive : hücum etmek, hücuma geçmek , saldırmak.

ahead adv. ileride, başta, önde.

to go ahead : devam etmek; defolup gitmek: dörtnal ilerlemek.

ail, v. rahatsız etmek.

what ails you? : nen var?

air n. & v. hava; havalandırmak.

air base : hava üssü.

it is all in the air as yet : daha ortada bir şey yok, fol yok yumurta yok.

air castle : havada kale, hulya.

there's something in the air : ortada bir şeyler oluyor (dönüyor).

to be on the air :radyoda konuşma

air cooled : hava ile soğutulmuş.

air condition : mevsime göre hararet tesisatı kurmak.

Rumour is in the air: Ortalıkta bir şayia dolaşıyor

She is on the air : Radyoda söylüyor.

To air the room : Odayı havalandırmak.

To air clothing : Elbiseleri havalandırmak.

To air one's views : Fikirlerini açmak

To put on air : Çalım satmak.

To sing the air: Bir musiki parçasında baş makamı okumak.

To take the air : Dışarıya gitmek; [ aem.] havalanmak.

To tread on air : Mesut veya hüzünlü olmak, sevinmek, heyecanlanmak.

There are many plans in the air : Birçok muallak plânlar vardır.

AISLE ara yol geçit, koridor

Alarm n. Endişe· telaş; korku,

Alarm bell: Bir tehlikeyi veya haberi bildiren çan.

Alarm clock : Çalar saat.

Burglar alarm: Hırsızı haber veren işaret

Fire alarm : Yangın işareti.

To give the slarm: Tehlike işareti vermek.

Watchman's alarm: Bekçiyi çağırmaya mahsus tertibat.

Alert a. Uyanık; dikkatli.

To be on the alert: Uyanık olmak, hazır olmak, tetikte olmak.

Alive a.Canlı, hayatta.

Be alive: : Yaşa!, Çok yaşa!

Alive with flies : Sinek dolu:

i am alive to that fault : O yanlışın ben de farkındayım.

Look alive: : Canlan. gayret et!

Man alive:: Hey mübarek!

No man alive : Hiç kimse.

To be alive to possible danger : Başına geleceğini bilmek, bir tehlikeye karşı hazır olmak.

All t a. & adv.8ütün, hep, hepsi.

All in good time : uygun olduğu zaman: acelesi yok; geç olsun temiz oisun, sabrın sonu selamet.

all went well : Her iş yolunda gitti.

All's well: Her şey yolunda.

All in all : Her şey: her şeyi hesaba katarak; netice, son.

Altar piece : altar arasında veya üstündeki tezyinat veya resim.

Altar : Altarr takımı.

Altar rail: altar önündeki parmaklık.

Altar - table : Mihrap (altar).

Altar - tomb : Mezar taşı.

Altar - wise : Mihrap şeklinde.

Family altar : Aile duası.

High altar : Büyük altar (mihrap)

To lead someone to the altar : Biriyle evlenmek.

Alternative a. & n.

Alternative conjunction : İki şıktan birinin seçimini ifade eden atıf edatı.

Alternative expendients : 5eçilebilecek iki veya ikiden fazlâ çare.

An alternative meaning : Başka mânanın yerini tutan mana.

I had no other alternative : Başka çarem kalmamıştı.

To leave no alternative : Mecbur etmek, hiçbir imkân bırakmamak.

To give (offer) the alternative : İkisinden birinin intihabını reye bırakmak

Amen, v.

To make amends: Yapılan bir iyiliğin altında kalmamak, karşılıgını ödemek.

To make amends for : Taziye vermek.

Amiss a. & adv.Eksik, yanlış, ters

Is there anything amiss: Bir şey mi var?

Not amiss : İsabet eder, münasip.

Nothing comes amiss to him : O, mücadeleye hazır.

To go amiss : Yolu şaşırmak, yanılmak.

To take amiss : Gücenmek; yanlış, hüküm vermek, yanlış anlamak.

Amount v.8aliğ olmak, varmak

He will never amount to much : Onun adam olacagı yok,

Your words amount to this : Sözlerinizin hakikî mânası budur.

Amuck adv.

To run amuck : Azgın delilik halinde oraya buraya koşmak.

Amuse V Eğlendirmek.

To amuse oneself (by wlth) : Eğlenmek eğlence bulmak.

Apple-thorn: Tatula, şeytan elması.

Apple - yard : Elma tarlası.

Adam's apple : [ Anat. ] Adem elması, gırtlak çıkıntısı.

Crab - apple : Pek küçük yabani elma;küçük ekşi elma.

Custard apple : Kişta.

To upset the apple - cart : Pişmiş aşa soğuk su katmak, bir işi bozmak.

Application Müracaat

To make application to : Müracaat etmek, başvurmak.

To make applicatloo for : İstemek, rica etmek.

Apply v.8aşvurmak tatbik etmek

To apply oneself to something : Bir şeye veya işe kendini tamamiyle vakfetmek, çalışmak, gayret etmek, dikkat sarfetmek, meşgul olmak.

To apply for : To be within arm's reach : Yakın olmak.

To lay down arms : Harbi bitirmek, mütareke yapmak, .sulh yapmak.

To keep (a person) at arm's length : Birini uzak tutmak, yüz vermemek.

To take up arms against : Harbe hazırlanmak, harbe girişmek.

To receive with open arms : Karşılamak, istikbale çıkmak, memnuniyetle kabul etmek, bağrına basmak.

To be up in arms against : Öfkelenmek; ateş püskürmek.

Under arms : Harb zamanı, sefer; mecburi askerlik.

To go under arms Mecburi askere alınmak, harbe iştirak etmek.

Army n. Ordu

Army corps ; [ Mil.] Kolordu.

To enter the army : Askere yazılmak, asker olmak , askere gitmek.

Art n. Sanat.

Arts and crafts : Sanatlar ve el işleri.

Art leather : Sanatkârane işlenmiş deri.

Black art : Sihir, sihirbazlık, büyü, büyücülük.

Art and part : Suç ortağı.

Fine arts : Güzel sanatlar.

Free (liberal) arts : Edebiyat ve fen.

Mechanical arts: Sanayi.

Article n.Makale, madde

Articles of apprenticeship : Usta ile çıraklar arasında mukavele.

Articles of association : Şirket mukavelesi.

Articles of faith : Akait, din ve iman erkânı.

Articles of marriage : Nikâh şartnamesi.

Articles of war : Harb kanunnamesi.

In the article of death : Ölüm anında

Leading article : Gazetenin başmakaksi.

The definite article : [ Gram ] Harfi tarif belirtici harf.

The indefinite article : [Gram] belgisiz sıfat.

As Gibi kadar.

As also : Aynı zamanda, hem dahi.

As soon as; Derhal, mümkün oldugu kadar çabuk. Müracaat etmek.

This doesn't apply to you : Bu sizi alâkadar etmez.

To apply a match : Kibritle tutuşturmak.

To apply something : Bir şeyi kullanmak, tatbik etmek.

Apporach v. Yaklaşmak.

I will approach him on the matter : Mesele hakkında kendisinden izahat istiyeceğim.

Approbation n.Tasvip

To meet one's approbation : Beğenilmek, birinin muvafakatını(tasvibini)kazanmak

Arab n. Arap.

Street arab : Kimsesiz çocuk.

Arm n. Kol; silah

Arms length : Kol boyu.

Arm's reach: Elin yetişeceği mesafe.

Arm in arm : Kol kola.

Arms of offence : Hücum vasıtaları.

A child in arms : Bebek.

Arms of defense : Müdafaa vasıtaları

Fore - arm : [ Anat] Ön kol, kolun dirsekle bilek arasındaki kısmı.

Fire arms : Patlayıcı silâhlar.

Small arms : Hafif siâhlar.

Stand of arms : Teçhizat.

To arms! : [ Mil. ] Teçhizat kuşan! Silâh başına!

As much as: Kadar.

I am as much intelligent as you : ben sizin kadar zekiyim.

As well as : Gibi, kadar.

I got angry as well as you : Sizin kadar ben de hırslandım.

As if (though) : Sanki, güya.

As it were : Sanki, g0ya.

As to (for): Gelince, sual ederseniz, derseniz.

As you say : Dediğiniz gibi.

As yet : Daha henüz, şimdiye kadar.

So as: Gibi, suretle, veçhik; için; ki.

So as to go : Gitmek, için.

This is as good as that Bu öteki kadar iyidir.

Ascendant n. Ced, ata

To be in the ascendant : Galip olmak, Yıldızı parlamak (yükselmek)

Lord of the ascentandt: Şansın cilvesi.

Ash n. Kül

In ashes : Kül halinde. kül olmuş.

Peace to his ashes:: Allah rahmet eylesin

To Iay in ashes: Yakmak, harap etmek, yakıp yıkmak.

To reduce to ashes : Kül etmek. kül haline koymak

Ashore adv. Sahilde, karada.

To go ashore : Karaya çıkmak, karaya düşmek

To run ashore : Karadan geçerek, karaya uğramak

Aside adv. Bir tarafa (kenara)

Aside from : ... den başka.

To call asidet : bir tarafa çağırmak.

To draw aside : Bir tarafa almak, bir tarafa çekmek.

To lay aside : Bir tarafa koymak, saklamak: tasarruf etmek.

To set aside a judgment: Eski hükmü kaldırıp yenisini vermek

To stand aside: Bir yana çekilmek, bitaraf olmak.

To turn aside : Bir yana sapmak: bir yana saptırmak, baştan çıkarmak

To say (a thhing) aside: (bir şeyi) yavaş söylemek. fısıldamak.

Ask v. Sormak

To set a price : Bir paha istemek.

To ask aims : Dilenmek, sadaka istemek.

To ask for : Sormak, aramak, istemek.

To ask in : İçeriye davet etmek.

To ask to : Davet etmek, yalvarmak.

To ask after : MalOmat istemek.

To ask up : Yukarıya çağırmak, çağırmak.

At Prep. ... de. ... de.... ya.

At a loss : Zararla.

At a price: Fiatlı, paha biçilmiş, fiatla.

At a speed (rate) : Süratle.

At any rate : Her nasılsa, her halde.

At all : Hiç, hiçbir suretle

At and from : Gerek limanda ve gerekse yolda (sigortalı).

At best : Nihayet, olsa olsa.

At call: Talep edilmekte.

At ease : Rahat.

At first : Önce, evvela.

At home : Evde; kabul günü.

At large : Serbest, başıboş.

At last : Nihayet.

At least : Asgarî, hiç olmazsa.

At most : Âzami, en çok.

At night : Geceleyin.

At ons : Derhal, hemen.

At one : Aynı fikirde, mutabık.

At par: Başabaş.

At Peace : Sulhta, hazarda.

At sea : Denizde.

At sight : Gürüldüğünde. ibrazında. `

At the cinema : Sinemada.

At an entertainment : Bir eğlencede

At that : Olduğu gibi; haliyle; hatta, bile.

At the beginning : Başlangıçta, bidayette.

At the end : Sonunda, nihayctinde.

At the mercy of: Vicdanına kalmış, insafına kalmış.

All at once : Hepsi birden, hep birden.

All at sea : Şaşırmış, ne yapacağını bi!miyor.

At war : Seferde, harbde

At work : İş başında, işte.

At random : Rastgele, baht işi.

To be at it : ... ile meşgul olmak: hücum etmek.

the black - out : pasif korunma (için ışıkların karartılması).

black ingratitude : tuz ekmek hainliği,nankörlük.

to look as black as thunder : yüzü karmakarışık (tehditkar)olmak

black letter : bir çeşit matbaa harfi.

black list : Kara liste.

to be black in the ace :(hiddet vs.den) morarmak.mermi.

black market : Karaborsa.

black sea : Karadeniz.

black sheep : bir aile veya grupta başkalarına benzemiyen ve hep pürüz çıkaran kimse, kötü huylu bir adam.

to work in black and white : Çini mürekkebi.karakaiemle resim yapmak

i am in his black books : o bana dargın, onu gücendirdim.

the uture looks black : istikbal karanlıktır.

to took black : Ökeli görünmek.

blame v. & n.ayıplama(k). .

he blamed it on me : Kabahati bana buldu.

i am to be blamed : Kabahat bende.

blank a.boş : yazısız.

blank book : not deteri.

blank cartridge : Kurusıkı fişek.

to look blank : şaşkın şaşkın bakmak

blank chek : tam salahiyet,

blank werse : Kafiyesiz şiir.

blank look: ifadeli bir yüz; soğukkanlı bir sima.

my mind is blank : hiçbir fikrim yok.

to draw a blank : muvafak olmamak.

blanket n. battanlye

a wet blanket : Keyif kaçıran, bir meclisin neşesini bozan.

blanket ballot,: bütün namzetlerin rey pusulası.

a blanket codr : her mevzuu ihtiva eden bir seri kanun.

born on the wrong side of the blanket : gayrimeşru çocuk, piç.

blast Şiddetli rüzgar;

to be in blast : (yüksek fırın)

to cast a blight on the party : mecliste huzursuzluk yaratmak, toplantının keyini bozmak.

blind a & n. Kör ; perde.

blind alley : Çıkmaz sokak

blind lying : Kör uçuş (uçak)

blind of one eye : tek gözlü.

blind side : gözü görmeyen taraf (tek gözlü adamda); gözü bağlı taraf, basiretsizlik, zaaf.

can the blind lead the blind pov. kelden köseden yardım oiur mu?

to go at a thing blind (ly) : bir işe körükörüne girişmek.

blind to the world : [ sl. ] sarhoş.

his kindness was merely a blind : onun hiçbir samimiyeti yoktu.

to turn a blind eye to something : görmemezlikten gelmek, göz yummak

the blind : Körler.

block n: & v. Kütük; kapamak

to go to the block : idama gitmek; mezada çıkanlmak.

to block out ; bloke etmck, döviz muamelesini yasaklamak veya tahdit etmek; kalıha koymak, kalıba çekmek: parçalara ayırmak; stampa vurmak (cilt); gölgeli harlerle basmak.

to bloc up : Kapamak, tıkamak; tehtaiarın üstüne çıkarmak.

blockade n. abluka, kuşatma

paper blockade : ilân. edilip de infaz ediiemiyen abluka:

to run a blockade : ablukayı yarmak.

blood . n. Kan.

blue - blooded : asilzade. asil.

bad blood : can sıkıntısı.

blood blister : Kan oturması.

blood count : [ lled. ] muayyen miktardaki kanda bu1unan kürecikleri sayma.

blood heat : Kan hararet derecesi.

blood is thicker than water : Kan su olmaz, eninde sonunda akrabalık kendini gösterir.

blood - letting : Kan alma.

blood money : adam öidürmek için verilen .para.

blood poisoning : [ med.] Kan zehirlenmesi

blood pressure : [ med ] Kan tazyiki, tansiyon.

blood red : Kan rengi, kkırmızı

blood relationship : Kan akrabalığı.

blood serum : [phyiol.] Kanın renksiz sıvı kısmı, serum.

blood - stained : Kan lekesi olan.

blood test : [ med. ] Kan tahlili.

blood transusion : [ med. ] Kan verme; kan nakli.

blood vessel : [ anat. ] Kan damarı.

blood warm : Kan derecesinde sıcak.

blooded stock : cins hayvan; tam kan (at).

blood and thunder : acıklı bir makale, hassas bir. yazı; [ sl. ] şarap ve konyakla meydana getirilen bir nevi karışık içki.

cold blood : soğukkanlılık:

cool blooded : soğukkanlı.

hot blood : can sıkıntısı, hiddet; neret, kin.

he is o good blood.: o asil sülaleye mensup.

hal blood : uzaktan akrabalık

his blood is up : gözü kızmış, ökelenmiş.

hot blooded : Çabuk kızar, hadid mizaçlı.

in cold blood : bile bile, mahsus, merhametsizlikle.

more than lesh and blood can stand : tahammül edilmez, dayanılmaz,

one's lesh and blood : aile eradı.

o one blood : aynı kandan, aynı ırktan.

the blood : asîllik; asil aile.

to beat the blood o : Çileden çıkarmak.

whole blood : yakından akrabalık.

bloody: a. Kanlı.

bloody lux : [ med ] dizanteri, kanlı ishal.

bloody - minded : hunhar, gaddar,. katı fikirli.

bloom (775, n. Çiçek çiçeklenme.

in bloom : Çiçeklenmiş.

in ull bloom : tam çiçeklenmiş.

blooming; health : tam sıhhat

Bran - pie (tub) : Bir toplantı v.s.'de içinden piyango gibi eşya çekilen kepek dolu kova.

Branch, n. & v. Dal; dallanmak.

Root and branch: Baştan başa, tamamen.

To branch out : Dalbudak salmak; şubelere ayrılmak; kol teşkil etmek.

To brancb of : Çatallaşıp ayrılmak.

Brand, n. & v. öksü;damga(lamak)

A brand from the burning : Cehennemde yanmaktan. kurtulmuş kimse.

Brand - new : Yepyeni, gıcır gıcır.

To snatch a brand from the burning : Birini büyük bir tehlike veya ıstıraptan kurtarmak.

To brand a man as a thief : Birine hırsız yaftasını yapıştırmak.

Brash , n. Kırılmış taş veya buz.

Teething brash: Küçük çocukların diş çıkarma rahatsızlığı.

Water brash : ( Med. ] Mide ekşimesi; mide suları; sağnak.

Weaning brash: Memelerin akamete uğraması.

Brass n.& a. Prinç(ten).

Brass band : Bando, mızıka.

Brass hats : Ordu erkânı.

Brass plate : Pirinç levha.

Brass ware : Pirinç âletler.

Brass wind : Pirinçten yapılmış çalgı borusu.

Plenty of brass : [Sl.] bol para.

To get down to brass tacks : Asıl meseleye gelmek, açık konuşmak.

To have a lot of brass : [SI.] Çok cüretkâr olmak.

Brave, a. & v.Cesur; karşı gelmek

A brave show: Güzel bir gösteri veya Piyes.

To brave (something) out : (Bir şeye) cesaretle katlanmak.

Brazen, a. Pirinçten. tunçtan.

Brazee - faced : Arsız, yüzsüz.

To brazen it out (through) : İşi pişkinliğe vurmak.

Breach, n. Yarık; kırık; bozma.

Breach of faith : Va'dini tutmama.

Breach of promise : Evlenme va'dini bozma.

Breach of peace : Asayişi bozma, sükünu ihlal.

Breach of trust : Emniyeti suistimal.

To step into the breach : İmdada yetişmek.

To throw oneself into the breach : Tam zamanında yetişmek (yardıma vb.).

Bread, n. Ekmek.

Breed and butter : Tereyağlı ekmek; [ Colloq. ) rızık, geçim yolu.

Bread - card : Ekmek karnesi. Bread - corn : Ekmeklik zahire. Bread-crumb: Ekmek kırıntısı.

Bread buttered on both sides : Saadet.

Daily bread : Gündelik, günlük maişet.

Bread - winner : Ekmeğini kazanan, aile Geçindiren.

He knows on which side his bread is buttered : Menfaatinin hangi tarafta oldugunu biliyor.

He has eaten my bread and salt: O benim ekmeğimi yemiştir, benim sayemdegeçinmiştir.

To cast one's bread upon the waters : Karşılığını beklemeden iyilik yapmak, balık bilmezse Halik bilir. kabîlinden.

To break bread with : Birlikte yemek yemek, aynı sofrada bulunmak.

To quarrel with one's bread and butter : Ekmeğiyle oynamak.

To take the bread out of one's mouth : Başkasının rızkını çalmak, lokmasını ağzından almak.

Break v. & n.:Kırık(lık); kırmak.

A bad break : Fena pot; şanssızlık.

A break in the weather: Havanın değişmesi.

A cry break from his lips : O bir çığlık kopardı.

To have a break: Paydos yapmak.

To make a break : Pot kırmak, çam devirmek.

To break against : Yükselmek.

To break a lance with : Birisi ile boy ölçüşmek, kuvvetini denemek.

To break an appointment : Randevuyu bozmak.

To break a blow (faal etc.) : Bir darbe v.s.'nin şiddetini azaltmak.

The break of day : Şafak.

To break cover : Gizlendiği yerden dışarıya çıkmak.

To break ground : Toprak sürme. ilk adımı atmak, teşebbüste bulunmak

To break fresh ground : Çığır açmak

To break someone of a habit : bir adetten vazgeçirmek.

To break someone's heart: Birine keder ve ıstırap vermek; ümidini kırmak

To break one's journey : Uzun bir seyahatte mola vermek yahut bir yerde kalmak.

To break one's word : Sözünde durmamak.

To break one's rest : Uyanmak.

To break one's spirit : İdare etmek; hükmetmek ehlileştirmek.

To break one's health : Sıhhatini bozmak.

To Break a record in running : Koşuda birinci gelmek.

To break the news : Haber vermek

To break the news : (gently) : Uygun bir dille haber vermek; alıştırarak haber vermek (ölüm haberi v.s.).

To break an officer : Subayın rütbesini indirmek.

To break a set : Takımını bozmak (gümüş vs).

To break laws : Kanuna karşı gelmek; gayri meşru hareket etmek.

To break loose (free) : Kölelikten kurtulmak, azat olmak.

To break open : Zorla girmek veya açmak.

To break the ice : Yol açmak, güçlükIeri bertaraf etmek.

To break the neck of: Belini kırmak işinin sonunu getirmek.

To break wind : Yellenmek, osurmak

To break the back of a task:İşin en zor kısmını bitirmek, güçlüğü yenmek

To break bulk: (Naut.) Geminin yükünü boşaltmak, gemiyi tahliye etmek.

To break of : Terketmek, bırakmak.

To break open a safe : Kasayı kırıp açmak.

To break away : Koparmak; kaçıp kartulmak; kırılıp kopmak; dağılmak, ayrılmak; yarışta işaret verilmeden önceharekete geçmek; uzaklaşmak.

To break down : Yıkmak; kırmak; ayırmak; yıkılmak, sakatlanmak, bozulmak,sarsılmak; büyük bir teessürden dolayı ağlamak; hastalanmak.

To break forth : Fışkırmak; kopmak; patlamak.

To break in: Kırıp girmek, kırmak, zorla girmek; alıştırmak; çökmek; söze karışmak; saldırmak, tecavüz etmek.

To break in upon : Kesintiye uğratmak; müdahale etmek, karışmak, katılmak.

To break in upon a company : Bir grupa birdenbire karışmak, çıkıvermek.

To break into : Zorla girmek; içeri dalmak, inkılab etmek.

To break into one's reserves : İhtiyattan sarfetmek.

To break off : Koparmak, kesmek; ayrılmak, kopmak; katetmek, bozmak.

To break off an engagement : Nişanı bozmak.

To break off negotiations : Müzakereleri kesmek.

To break out : Patlamak, patlak vermek; çıkmak, kaçmak; kendini kaptırmak.

To break into pimples : Yüzü sivilce ile kaplanmak.

To break out into a sweat : Ter basarak;

To break out a flag : (Naut.) Bayrak tomarının ipini çekerek bayrağı açmak.

To break out a sail : (Naut) Yelken açmak.

To break through : Yarmak, çıkmak; zuhur etmek.

To break through opposition : Muhalefeti kırmak.

To break up : Parçalamak; dağıtmak; sökmek, yıkmak; toprağı sürmek; parçalanmak; çökmek; dajğılmak; devre sonunda tatil ölmak (okul); bozulmak (hava).

Bush:çalı, çalılık

do as you would be done by:sana nasıl muamele etmelerini istiyorsan başkalarına öyle muamele et!

three feet by two: Boyu üç eni iki kadem.

the meeting will be over by 5 clock: toplantı her halde saat beşte biter.

this orchestra is conducted by Cemal Reşid Rey : Bu Orkestra Cemal Reşid Rey'in idaresindedir.

This novel is written by Tolstoy : Bu romanın yazarı Tolstoy'dur.

This film is produced by Henry : Bu filmin rejisörü Henry'dir.

The river passes by Amasya : Nehir Amasyâ dan geçer.

cabinet n. Dolap.

cabinet - maker : ince iş yapan marangoz.

cabinet - work : ince marangozluk.

filing cabinet : dosya dolabı.

caboodle n. kabalık.

the whole caboodle : [ Colloq. ] Sürüsepet; cümbür cemaat.

cain, n. hayta, kabil

to pay the cain : ceza ile &demek (tazmin etmek).

cajole, v. kandırmak

to cajole someone out of something birini kandırıp bir şey koparmak.

cake , n. kek, çörek

a cake of (meat) : bir parça (et).

caked with dirt : pislik içinde.

caks and ale : hayatın zevkleri.

like hot cakes : kapışılıyor, kapışan kapışana, süratle; cüretle.

to take the cake : Birinciliği kazanmak, mükafatı almak.

you can't eat your cake and have it too: Bir şeyi hem sarfedip hem de ona sahip olamazsın

do as you would be done by:sananasıl muamele etmelerini istiyorsan başkalarına öyle muamele et!

Three feet by two: Boyu üç eni iki kadem.

the meeting will be over by 5 clock : toplantı her halde saat beşte biter.

this orchestra is conducted by Cemal Reşid Rey : Bu Orkestra Cemal Reşid Rey'in idaresindedir.

This novel is written by Tolstoy : Bu romanın yazarı Tolstoy'dur.

This film is produced by Henry : Bu filmin rejisörü Henry'dir.

The river passes by Amasya : Nehir Amasyâ dan geçer.



cabinet n. Dolap.

cabinet - maker : ince iş yapan marangoz.

cabinet - work : ince marangozluk. filing cabinet : dosya dolabı.

caboodle n. kabalık.

the whole caboodle : [ Colloq. ] Sürüsepet; cümbür cemaat.

cain, n. hayta, kabil

to pay the cain : ceza ile &demek (tazmin etmek).

cajole, v. kandırmak

to cajole someone out of something birini kandırıp bir şey koparmak.

cake , n. kek, çörek

a cake of (meat) : bir parça (et).

caked with dirt : pislik içinde.

caks and ale : hayatın zevkleri.

like hot cakes : kapışılıyor, kapışan kapışana, süratle; cüretle.

the goods are sold like hot cakes : Mallar kapışılıyor, çok çabuk satılıyor.

to take the cake : Birinciliği kazanmak, mükafatı almak.

you can't eat your cake and have it too: Bir şeyi hem sarfedip hem de ona

to feel a call to... :, İçinde (vicdanında) duymak.

to give a tall : Seslenmek; telefon etmek.

there's no call for rejoicing : Ortada sevinecek bir şey görmüyorum (yok).

to pay a call on someone : Birini ziyaret etmek.

to put a tall through : Uzak mesafeye telefon etmek.

within call: Çagırılınca işitebilecek bir mesafede.

London Calling! : Burası Londra (radyo).

he is called Ahmet : İsmi Ahmettir.

he called me a liar : Yalancı olduğumu (yüzüme karşı) söyledi.

to called after : İsimlendirmek, ismini söylemek; peşini bırakmamak.

To call someone or something after someone : Bir kimseye veya bir şeye birinin adını vermek.

To call at : Ziyarel etmek, uğramak, geçmek.

To call a spade a spade: Beyaza beyaz demek. açık ve sarih konuşmak doğruyu konuşmak.

To call a greeting to : Sözle selâmlamak.

To call a halt in : Mola vermek.

To call hack : Karşılık vermek; cevabını vermek: tekrar uğramak.

To call back to life : Canlandırmak; tazmin veya telâfi etmek.

To call someone back : Birisini geri çağırmak.

To call back to someone : Dönüp ,birini çagırmak; bağırarak birine cevap vermek.

To call before : Huzuruna çağırmak.

He calls himself a doctor : Kendisinin doktor oldugunu söylüyor.

To call down : Davet etmek.

To call down the curses of heaven upon: Allahın lanetini yağdırmak.

To call for : Birine seslenmek; birini çağırtmak; istemek; icabetmek; zaruri kılmak; talebetmek; ugrayıp almak.

To be (left till) called for : Gelinip alınacak.

To call for help : Yardıma davet etmek.

To call for justice : Birinin adaletine

confess : ItIraf et confess : ItIraf confess : Hırsız nihayet arabayı çaldığını itiraf etti. confess : The thief has confessed at last that he had stolen confess : acknowledge confess : admit+v ing confess : f. itiraf etmek confess : itiraf etm., ikrar etm.a; confess : the car. confess : to allow to enter +v ing

CONJURE yalvarmak, (UP) büyü yoluyla çağırmak

contempt : hor görme aşağılık olma nefret, küçük görme, riayetsizlik;

convinced : inandırma

COUCH yatak, divan, yatmak, çömelmek

CRAM doldurmak, tıkmak

CURSE lanet, beddua, küfür, lanetlemek

To cut in fine : İnce doğramak (kesmek).

To cut off : Kesip atmak. ayırmak.

To be cut off : ölmek: inkıtaa uğramak.

To cut off with a shilling : Miras bırakmamak

To cut one's coat according one's cloth: [Prov. ] Ayağını yorganına göre uzaıtmak

To cut one's stick : [Colloq.] Tabanları yağlamak. sıvışmak, sırra kadem basmak:

To cut at: Kesip çıkarmak. hazırlamak; bir rakibin yerini almak; biçmek;oymak: [naut.] bir limana girip bulduğu gemiyi zorla alıp götürmek.

To cut someone out : Birinin bir işte yerini almak: vâris olmak.

To cut someone short : Sözünü kesmek.

He is cut out for his job : Bu iş onun için biçilmiş kaftandır.

To cut the acquaintacee of a person : biriyle alâkasını kesmek.

To cut the outlay for: Masrafı kısmak.

To cut to pieces : Parça parça etmek.

To cut prices: Fiatta tenzilât yapmak,.iskonto etmek.

To cut to the heart : Kalbine yara açmak.

To cut to the bone : Kökünden kesmek.

To be cut up: Kendini üzmek. çok müteessir olmak.

To cut up : Vğramak. parçalamak; bozmak.

To cut up nasty (ugly): [sl.] Hiddete kapılmak; tehditkâr olmak.

To cut up rough : [Colloq.] Hiddetlenmek. üfkelenmek.

To cut up well : Çok para bırakmak.

To cut under: Ucuzlutmak, tenzil etmek,

Very cut up at : [sl.] Meyus. hüzünlü

To cut a corner : Köşeyi dönmeyip kcstirmeden gitmek; köşeye sürünerek virajyapmak (otomobil).

To cut across country : Kırdan kestirme gitmek.

To cut a lecture : [Colloq.) Bir ders vermek, konferans vermek.

To cut and run : (Naut.] palamarı kesip süratle uzaklaşmak: [Fig. süratlesıvışmak.

To cut a dash : Hokkabazlık etmck, komik hareketler yapmak.

To cut a figure : Roy göstermek.

To cut a tooth : Diş çıkarmak (çoçukl)

To cut a coat : Bir ceketlik kumaş kesmek: ceket dikmek.

To cut a person : Birini görmemezlikten, (ttanımamazlıktan) gelmek.

To cut appointments : Randevuya gelmemek.

To cut from : Kesilmek.

To cut ice : Aldatmak. 5aka etmek.

To cut across (through) : içinden gcçorek doğru gitmek:

To cut a caper : Sıçrayıp oynamak, yaramazlık etmek.

To cut away : Kesip çıkarmak.

To cut away from : Alakasını kesmek.

To cut back : Yontmak; kısaltmak: [Colloq.) süratle dünüp geri gitmek.

To cut down : Kesmek: kısmak: biçmek: bırakmak: indirmck fiat v.s.). .

To cut each other to pieces : Birbirine kötülük etmek.

To cut in : Söze kari;m,ak; yarı;ta rakibinin yolunu kesmek: (card) oyundabirinin yerini almak.

To cut into : Yarmak: bir parça kesmek: söze karışmak.

To cut it short : Kısa kesmek, lafı veya meseleyi uzatmamak: kesilmek.

dab n. & v. hafifçe vurmak.

a dap at: [Colloq.] İstidatlı (bir şeyde) mahir; zeki.

To be a dap (hand) at something: Bir işi yaman bilmek.

To dab at : Ovuşturmak.

Dabble v.Suya sokup çıkarmak

To dabble in something : Biraz meşgul olmak, biraz bilmek.

Dagger n. Kama, bançer

To be at dagger drawn : birbirinin kanına susamak; can düşmanı olmak.

To look dagge at someone : Bir kaşık suda boğacakmış gibi bakmak.

Dally v. Haylazlık etmek.

To dally with Bir şeyle oynamak, bir şeyi ciddiye almamak.

To dally with someone : Birini oyalamak oynatmak.

Damage n. Zarar, ziyan.

To lay damage: Zarar ve ziyanı hesaplamak.

To make good damage : Zarar ve ziyanı tazmin etmek

Damn n. d& v. Küfür; lanetlemek

Damn it! (God damn you!) : Hay All müstehakını versin!

Damn your eyes! : Hay Allah gözünü kör etsin! körolasıca!

Do your damnedest : Elinden geleni arkana koyma!

Don't give (care) a damn! : Kulak asma boş ver!

I'll see him damned fırst : Dünyada olmaz

It's not worth a(twopenny) damn : on para etmez.

To damp down: (Ateşi) külle örtmek.

To damp off : Rutubetten çürümek.

To throw damp over : Ümitlerini suya düşürmek, kadrini kırmak.

To put a damp on the company : Toplantıya soğuk bir hava getirmek.

damper n. Rutubet verici şey.

To cast a damper on a party : Bir toplantının tadını tuzunu kaçırmak.

To cast a damper on one's life : Birinin hayatını zehir etmek.

To cast a damper on someone : Birinin ağzından burnundan getirmek.

dance n. & v. Dans(etmek).

To dance around : Etrafında dansetmek.

To dance attendance on someone : Birinin etrafında dört dünmek (çırpınmak).

to dance for joy : Sevincinden takla atmak.

To dance to : ...'ye göre dansetmek.

They danced to the müsic of the orchestra : Onlar orkestranın müziğine uygun olarak dansettiler.

To dance with rage : Hiddetten tepinmek.

To give a dance : Bir balo tertip etmek. balo vermek.

To lead a person a dance : Birinin başına iş açmak, birini eziyete sokmak.

to make him dance to a different tune : Ben ona gösteririm, ben ona dünyanın kaç bucak olduğunu anlatırım.

dander n. öfke, hiddet.

To get one's dander up (to have one's dander raised) : Hiddeti beynine sıçramak.

danger, n. Tehlike.

danger from : ...'dan, .:.'den tehlike.

There is a danger from cold this year Bu sene hava tehlikeli derecede soğuk.

dangle (3), v.8ark(ıt)mak.

To dangle after (around) someone : Peşinden koşaiak (birinin).

To dangle somethin before : Cezbetmek için bir şeyi göstermek (vâ detmek).

deaf : sağır

deaf : sağır ve dilsiz

deaf : in sesini bogmak;

deceptive : aldatici

deceptive : aldatarak

diverse : cesitli, muhtelif, degisik

diverse : farklılık

destiny : kader

destiny : kader

destiny : kader; talih.

disgruntle (f.) üzmek, sıkmak. disgruntled (s.) üzgün, canı sıkılmış.

I won't be drawn, : Ağzımdan lâf alamazsın.

I had to draw upon my savings : Tasarruf ettiğim paradan alıp sarfetmeye mecbur oldum.

Drawing n. Resim çekme

Drawing block : Resim kağıdı bloku.

Drawing board : Resim tahtası.

Drawing book : Resim defteri.

Drawing compasses : Resim pergeli.

Drawing master : Resim hocası.

Drawing mill : Telhane, haddehane

Drawing room : Kabul salonu; salon.

Drawing pen : Cetvel kalemi.

Drawing pin : Pünez (raptiye).

Dread n. Korku, dehşet.

To stand in dread of : ...'den yılmak.

Dreadfull, Korkunç, müthiş.

Penny dreedful : Korkunç hikâveler.

Dream n. & v. Rüya(görmek).

Day dream : Kuruntu, hülya. .

To dream of : Tahayyül etmek, tasarlamak, düşünmek; zannetmek, ummak.

Should not dream of doing that : Bunu katiyen yapmam.

Little did I dream : Hayalimde bile yoktu.

To dream away : Boşuna vakit kaybetmek, vaktini israf etmek.

To dream up: [Colloq.] Hayat kuvvetiyle bulmak, tasavvur etmek.

Dree v.Çekmek.tahammül etmek.

To dree one's lot : Mukadderatına boyun etmek. kaderine katlanmak.

Dreg n. Tortu, pose, telve.

To drain to the dregs: Son damlasına kadar içmek.

Dregs of society : Ayak takımı.

Not a dreg: Hiçbir damla, hiçbir tane, hiçbir parça

Dress n. & v. Elbise: giydirmek.

Dress circle : Vaktiyle ancak resmî akşam elhisesi ile girilen tiyatro hususi koltuklar kısmı. balkon.

Dress coat : Kuyruklu caket. f'rak.

Dress goods : Kadın esvahına mahsus kumaş

Dress guard : Eteği muhafaza etmek için bisiklet v.s.'nin arka tekerleğine konulan tertibat.

dun v.Israrla alacağını istemek

to be duned on all sides : Uçan kuşa borçlu olmak

dusk, n. Az karanlık.

It's growing dust : Hava kararıyor.

at dusk : Hava kararırken, akşam üstü.

dust n. & v. tos tos atmak.

Dust and heat : Mücadele meşakkati.

Dust - cart : çöp arabası.

Dust - coat (cover) : Tozdan ve kirden korunmak için iş gömleği, v.s.

Dust - collector : Toz yuvası, toz kapan.

Dust - filter : Toz filtresi.

Dust and ashes : Nedamet.

Dust - heap : Toz veya süprüntü yığını.

Dust - pan : Faraş

Dust - shot : Kum saçma.

Dust storm : Kum (toz) fırtınası

To bite the dust : Yaralı veya ölü olarak düşmek.

To humble to the dust : Tezlil etmek.

To lick the dust : Yaralanıp veya ölüp düşmek; yerde sürünmek; kendini alçaltmak.

To raise a dust: Kargaşalık çıkarmak, kıyameti koparmak.

To kick up the dust: Toz çıkarmak; mesele yapmak.

To shake off the dust of one's feet : Bırakıp gitmek, ayağının tozunu silkmek.

To throw dust in someone's eyes : AIdatmâk maksadiyle birinin dikkatini başka tarafa çekmek, birinden hakikatı gizlemek.

To turn to dust and ashes : Kullanılmaz hale gelmek, battal olmak.

To dust one's jacket : Birini dövmek. To dust the eyes of : Aldatmak.

Dutch, Hollandalı; Holandalı'ya ait.

Dutch auction : Müşteri zuhur edinceye kadar fiatın indirildiği mezat.

Dutch brick : Sert tuğla.

Dutch cheese : Süzme peynir.

Dutch courage : İçkiden ileri gelen çılgınca cesaret.

Dutch oven : Bir açık hava ocağı önünde et v.s. kızartma mahsus saç veya tenekeden yapılmış; fırın.

Dutch treat : Birkaç dost arasında tertip edilen toplantı elude : kaçamak yap elude : den; elude : kacamak yapmak,siyrilmak elude : tutulmaz,ele gecilmez evasion:kaçinma evasion : kaçinma kacmak

To make (a person) open his eyes : (Birini) şaşırtmak.

To lay eyes on (a thing) : (Bir şeye) gözü olmak, göz dikmek.

To open one's eyes to : Hakkında tenvir etmek, birinin gözünü açmak, fikir vermek, zihnini aydınlatmak; hayretle bakmak.

To pipe the eye : Göz yaşı dökmek; ağlamak.

To see eye to eye : Aynı fikirde olmak, uyuşmak, anlaşmak.

To see half an eye : Göz ucu ile bakmak; bir bakışta görmek.

To set eyes on (a thing) : (Bir şeye göz dikmek, (bir şeyde) gözü olmak.

To set eyes open : Görmek.

Up to the eyes in work : İşi başından aşkın, çok meşguL

To view with a friendly eye : Şefkat gözü i1e bakmak, arkadaşça bakmak.

To wipe one's eye : ahmaklığını yüzüne vurmak, yüzüne karşı söylemek.

With an eye to : Hesaba alarak, düşünerek.

With half an eye : Bir bakışla.

To hang on by the eyes : Tehlikeli vaziyette olmak.

To eye someone with : Süzmek, gözden geçirmek.

To look (a pcrson) in the face : (Birinin) yüzüne,bakmaktan çekinmemek.

To look death in the face : Ölümü göze alarak.

To hit (a person) in the face : (Birini) tokatlamak. .

To lose face : İtibarını kaybetmek.

To makc facrs at:'Surat etmck, yüzünü ekşitmek, yüz kırıştırmak.

To pull (wear) a long face : Suratını asmak.

To put a good (bold) face on : Karşısında cesaret göstermek.

To put a new face on : İşin şeklini değiştirmek.

To one's face : Açıkça, yüzüne karşı.

To save one's face : Açık rezaletten sakınmak, şerefini kurtarmak.

To set one's face against : Karşı gelmek, mukavemet etmek.

To show one's face : meydana çıkmak, kendini göstermek.

What face can you put on: Ne cesaretle? Ne küstahlık!

Facing n. Kaplama.

To put through one's facing: [Colloq.] Sorguya çekilmek, işin hesabını vermeye mecbur edilmek.

Face , n. & v. Yüz: karşılamak.

About face : [Mil.1 Geriyc dön! .

Face card : Resimli iskambil kâğıdı.

Face down : Yüzüstü, yüzükoyun.

Face lifting : Güzelleşmek için yaşlıların yüzleri üzerinde yaptırdıkları ameliyat.

Face powder : Yüz pudrası.

Face to face : Yüzyüze, karşı karşıya.

Face to face with : Karşı karşıya.

Face value : İtibari kıymet.

In the face of : Huzurunda, karşısında; yüzüne karşı.

In the face of day : Açıkça.

On the face of it : Görünüşe göre.

To face down : Karşı durmak, cesaret göstermek; sükOt ile veya küstahlıkla , muhasımmı susturmak.

To face out : Hayasızlık göstermek.

To face the enemy : Düşmanı metanetle karşılamak.

To face up : Karşılamak, göğüs geçirmek.

It's my fault: Kabahat benim.

To be at fault for an answer : Cevap verememek .

Kind to a fault : Müsamahakâr; şefkatli.

To a fault : İfratla.

To be at fault : Kabahatli olmak yanılmak

To find fault with (a person) : (Birine). kusur bulmak , tenkid etmek.

Through no fault of : Kabahati olmadan.

Favour n. & v.Teveccüh,lütuf tafartarı olmak. hoşgörmek.

By favour of : Eliyle, vasıtasiyle.

Do me the favour of : Lutfen.

In favoor of : Lehinde. taraftarı.

In his favour: [Com.] Emrine (çek) lehinde.

Out of favour : Gözden düşmüş kabul edilmemiş, tasvip olunmamış

In favour: Tasdikli, kabul edilmiş.

To ask (beg) a favour : Rica etmek, yalvarmak, iyilik beklemek.

To bestow. favours of : İltifat göstermek.

To curry favour : Yaltaklanarak kendini sevdirmeye çalışmak, müdahane etmek.

To do (a person) a favour : (Birine) iyilik yapmak.

To drink a favour: Sevgi veya dostluk şerefine içıııek.

The child favours his father : Çocuk babasına çeker.

Under favour of (a thing) : (Bir şeyin) yardımıyla: sayesinde, müsaadesiyle.

With your favour: Sayenizde.

Your favour of the l4th july : 14 Temmuz tarihli mektubunuz.

Ill favoured : çirkin.

Most favoured nation clause : En ziyade mazharı müsaade millet kaydı.

Well favoured : Güzel, gösterişli.

To favoured with: Tenezzül etmek. Fawn n. Geylk yavrusu

Fawn coloured : Açık sarımsı kahverenginde

In fawn : Gebe (Geyik).

To fawn on (upon) : Çok okşamak, sevgi ifadesi olarak yalamak (köpek)

Fay n. Peri

By my fay : lmanım hakkı için.

To feed up : Fazla yedirmek; semirtmek.

To be feed up (with vegetable) : (SI.) (Sebze ile) tamamen doymak.

To feed the flames : Ateşi körüklemek sobaya kömür veya odun atmak.

Feel v. hissetmek.

From the feel of it : Dokununca, hissedince.

To feel after : Aramak, el yardımiyle aramak; karanlıkta araştırmak.

To feel blue : bedbin olmak.

To feel cold : Üşümek.

To teel for : Acımak, ihtiyatla aramak.

To feel hot : Isınmak, üzerine sıcaklık basmak.

To feel in one's bones : Tam sebebini bilmeden kuvvetle hissetmek.

To feet keenly : Kuvvetle hissetmek, derin bir 'duygusu olmak.

To feel one's way : Karanlıkta bocalamak, karanlıkta yerini bulmaya çalışmak, çok dikkatli ilerlemek.

To feel lighter : ferahlamak.

To feel like (eating) : Canı (yemek) istemek.

To feel like oneself : İyi olmak. tam sıhhatte olmak.

To feel of : EI ile yoklamak.

To feel one's legs : Yadırgamamak.

To feel one's oats : Pek canlı olmak (at); kibirli olmak, böbürlenmek.

To feel one's pulse : Nabzına bakmak.

To feel one's way : Yavaş ve ihtiyatla gitmek.

To feel oat: Varlığını hissetmek.

To teel quite oneself : İyi olmak, tam sıhhatte olmak.

To feel up to : İktidarı olduğunu hissetmek, yapacak halde olmak.

To feel unwell : Keyfi bozuk olmak; rahatsız olmak.

To feel well : Keyfi yerinde olmak, kendini iyi hissetrriek.

Feeling n.his, duygu

food feeling : Arkadaşlık, samimiyet.

To hurt one's feeling : Üzmek,

I have a feeling (that) : İçimde bIr his var, bana öyle geliyor ki

To face the music : Zorluğa karşı sebat göstermek; cezaya katlanmak.

The feathered tribe : Kuşlar âlemi.

To tar and teather: Hakaret için birine katran sürüp üstüne tüy yapıştırmak; aleme maskara etmek.

The feathered game: (Colloq.) Av kuşları:

Feature n. & v.

To have as chief feature : Başlıca hususiyeti olmak, baş rolü oynamak, baş rolde olmak.

To feature anything : Bir şeye önemli bir yer vermek, ehemmiyetle üzerinde durmak.

Federation

Imperial federation : [Polit.] Britanyaimparatorluğu müstemlekelerinin imparatorluğun umumi masraflarına ve idaresine iştirak için birleşmesi usulü.

Social federation : Tarihte sosyal federasyon.

Fee, n. & v.

Club fee : Klüp ücreti.

Night's Fee : Tımar,

Lawyer's fee : Avukat ücreti.

License fee : Ruhsatname ücreti. School teee : Okul ücreti.

To fee a porter : Hamala bahşiş vermek.

To hold in fee : Mülk olarak tasarruf etmek, mülke tam sahip olmak.

Feed v.& n. Yem; beslemek.

At feed : Besli halinde, beside.

Fed up with : Çok doyuş;bezmiş. bıkmış: usanmış.

Feed cock : Besleyici musluk.

Feed line (Pipe) : besleyici boru.

Feed tank (trough) : Lokomotif su deposu.

Feed,valve : Besleyici valf.

Feed water : Kazan suyu.

Off one's feed : iştahsız.

On the feed: beslenmekte;.otlanmakta.

Out at feed : Otlakta.

To be fed ep with : Çok doymak; bezmek.

To feed down : Mütemadi olarak bakmek; bir aleti daima işler halde bulundurmak; otlatarak beslemek.

To feed on (upon) : Karnını ,doyurmak; otlanmak; ... ile beelemek.

To feed up : Fazla yedirmek; semirtmek.

To be feed up (with vegetable) : (SI.) (Sebze ile) tamamen doymak.

To feed the flames : Ateşi körüklemek sobaya kömür veya odun atmak.

Feel v. hissetmek.

From the feel of it : Dokununca, hissedince.

To feel after : Aramak, el yardımiyle aramak; karanlıkta araştırmak.

To feel blue : bedbin olmak.

To feel cold : Üşümek.

To teel for : Acımak, ihtiyatla aramak.

To feel hot : Isınmak, üzerine sıcaklık basmak.

To feel in one's bones : Tam sebebini bilmeden kuvvetle hissetmek.

To feet keenly : Kuvvetle hissetmek, derin bir 'duygusu olmak.

To feel one's way : Karanlıkta bocalamak, karanlıkta yerini bulmaya çalışmak, çok dikkatli ilerlemek.

To feel lighter : ferahlamak.

To feel like (eating) : Canı (yemek) istemek.

To feel like oneself : İyi olmak. tam sıhhatte olmak.

To feel of : el ile yoklamak.

To feel one's legs : Yadırgamamak.

To feel one's oats : Pek canlı olmak (at); kibirli olmak, böbürlenmek.

To feel one's pulse : Nabzına bakmak.

To feel one's way : Yavaş ve ihtiyatla gitmek.

To feel oat: Varlığını hissetmek.

To teel quite oneself : İyi olmak, tam sıhhatte olmak.

To feel up to : İktidarı olduğunu hissetmek, yapacak halde olmak.

To feel unwell : Keyfi bozuk olmak; rahatsız olmak.

To feel well : Keyfi yerinde Olmak, kendini iyi hissetrriek.

Feeling n.his, duygu

Food feeling : Arkadaşlık, samimiyet.

To hurt one's feeling : Üzmek,

I have a feeling (that) : İçimde bIr hisvar, bana öyle geliyor ki

To fly in the face of : Açıktan açığa söz dinlememek; alenen meydan okumak, birine isyan etmek.

To have the face : Yüzü tutmak, cüret etmek; küstahlık etmek.

filthy : kIrlI filthy : kirli, pis To be in a funk : Dehşet veya korku içinde olmak.

Fur n. Kürk.

A furred tongue : [Med.] Paslı dil.

Fur and feather : Kürklü veya tüylü hayvan, veya av kuşu.

To make the fur fly : Kavga çıkarmak.

To stroke a person's fur the wrong way: sinirine dokunmak, sinirlendirmek.

Furious a. Kızgın.

At a furious pace : Büyük bir süratle.

Further adv. Daha, fazla.

I have no further questions : Başka sualim yoktur.

To further one's plans : Planın tatbiki için ugraşmak.

Fury n. Kızgınlık, hiddet.

In a fury : Öfkeli.

Like fury: [Colloq.]Hiddetle; çok hızlı.

To rain like fury : Bardaktan boşanırcasına yağmak (yağmur).

Fuss n. & v. Telâş(etmek).

To fuss over : Telaş göstermek.

To make fuss about : Merak etmek, endişe etmek.

Future n. istikbal, ati.

A future state : Ahret.

For the future : Bundan sonra; artık.

He has a future : O yükselecek, istikbali parlak, büyük adam olacak.

To deal in future : Fiatın artıp eksilmesini düşünmek, alım ve satımda ilerisi için tedbirli davranmak.

Gab, n. palavra.

The gift of the gab: [Colloq.] İyi veya çok konuşma kabiliyeti

Gad n. saçma, boş laf

giddy : başı dönen basi donmus; hafifmesrep

By god! : Allah hakkı için!

Gaff n. Balıkçı kancası.

Penny gaff : Ucuza mal olan eğlence; bir penilik kumar, içkisine .kumar.

To blow one's gatt: [Sl.] Birinin sırrını meydana çıkarmak; haber vermek; fiyakasını bozmak.

To commit a gaff : Pot kırmak, bilmiyerek birinin kalbini kırmak, gücendirmek.

Gage: n. Rehin, teminat.

The weather gage : [Naut.] Rüzgâr üstü.

The lee gage : [Naut.] Rüzgâr altı.

To throw down the gage : Eldivenini (eski şövıılyelere ait) yere atmak, düelloya davet etmek, meydan okumak.

Gain v. Kazanmak

To gain a foot - hold : Mesnet elde etmek.

To gain a step up in rank : Terfi etmek.

To gain admittance to : Müsaade elde etmek.

To gain control over : ... üzerine hakim olmak

To gain for : ... için kazanmak.

To gain from : ...dan, .. 'den kazanmak.

To gain ground : İşinde ileriye gitmek: terakki etmek; yerleşmek.

To gain on (upon) : Yaklaşmak; sarkıntılık etmek, tecavüzde bulunmak.

To gain ground upon: Yarışta yaklaşmak.

To gain over :. Her cihetle üstün olmak.

To gain the ear of : Sempatisini kazanmak.

To gain the upper hand : Muzaffer olmak.

To gain the time : Vakit kazanmak, oyalamak.

To gain the wind : [Naut.] Başka bir geminin rüzgâr üstü tarafına geçmek:

The gainest way : En kısa yol.

Gales , n. Kuvvetli rüzgâr.

Gales of laughter : Kahkaha.

Gallery n. Dehliz

To play the gallery : Kaba şekilde alkışlamak.

Gallop v. Dörtnala koşmak

To gallop back to : Süratle geri dönmek

To gallop up to : Dörtnala gitmek.

Gamble v. Kumar oynamak

To gamble away : Kumarda kaybetmek.

Game n. Oyun.

A game leg : incinmiş bir bacak.

A game person : Kavgacı bir adam.

Gigle: kıkır kıkır gülmek, kıkırdamak

Grip:Sıkma, kavrama, el sıkma, el, pençe

Glass culture : Cam altında fidan yetiştirme usulü.

Glass cutter : Cam kesici kimse veya alet.

Glass oven : İçinde cam pişirilen fırın.

Ground glass: Buzlu cam.

looking glass : Ayna.

Magnifying glass : Pertavsız, büyüten cam. Pane of glass: Pencere camı.

Plate glass: Kalın ve düz cam.

Spun glass : Mayi iken ince tel haline getirilen cam.

Stained glass : Renkli cam.

Swing glass : Tuvalet aynası.

The glass is falling : Barometre havanın bozulacağını gösteriyor.

To have a glass too much : Sarhoş olmak, fazla kaçırmak (içki).

Watch glass : Saat camı.

Glass house n. Limonluk.

To lie in glass - houses : Bir iş' veya fikir sahasında tenkide maruz kalmak.

Glim n. Işık.

To douse the glim: Isığı söndürmek.

Gloria: int. Hamt duası.

Gloria in exelsis! : [L.) Nazar değmesin! hamdolsun!

Gloria Patri : [L.] Elhamdülillâh.

Gloria Tibi : [L.] Allahım sana hamdolsun.

Glory n. şan, ihtişam.

In qlory : Ahiret saadetihe mazhar.

lt was a Glory in history : Tarihte bir zaferdi.

He is in his glory today : Bugün yüzü gülüyor, keyfi yerinde.

To go to glory : Ölmek.

To be in one's qlory : Keyfi yerinde olmak, eğlenmek.

Old qlory :Amerikan bayrağı.

Vain glory : Gurur, kendini beğenmeklik.

Glorious: a. Şanlı, parlak:

To have a qlorious time : Mesut bir vakit geçirmek.

To make a glorious mess of the room : Odayı altüst etmok.

Glove n. Eldiven. .

Glove stretcher : Eldiven maşası.

To fight without glove : Eldivensiz boks istekle mücadele etmek; merhamet göstermek.

To handle with gloves : Kızdırmamak için birisine yumuşak davranmak.

To take up the glove : Düelloyu kabul etmek.

To throw down the glove : Harb ilân etmek; düelloya davet etmek, meydan okumak.

To be hand in glove : Samimiyet göstermek ve işbirliği yapmak. '

To handle without gloves : Kabaca muamele etmek, nezaketsizlik etmek.

To fit like a glove : Eldiven gibi uymak, tam kalıbına göre olmak, biçilmiş kaftan olmak.

Glow v. & n. Parıltı; parıldanmak.

To glow over : Parlamak.

All of a glow (in a glow) : Heyecan veya spordan hararetlenmiş.

To speak in glowing terms : Koltuklarını kabartmak, pofpoflamak.

Gnat n. Sivrlsinek.

To strain at a gnat and swallow a camel. [Prov.] Değersiz şcyde cimrilik ve büyük şeyde müsriflik yapmak, hovarda olup icabında beş kuruşu aramak; bir pire için yorganı yakmak.

Go v. [p. t. Went, p. p. Gone) Gitmek

A good rule to go by : İyi kanun, takibe değer.

Far gone : Çok ilerlemiş, iş ilerlemiş; ölümü yaklaşmış.

Go ahead! : Başla! Devam et!

Go to! : Haydi! Gel artık!

Go to Bath (Jericho, Putney) : Defol!

Go along with you( oh, go on)! : Adam sende! Hadi git şuradan! Ahmaklık etme!

Great go : [Eng. Univ. SI.] Genel sınav

Go - as - you - please : Keyfi, scrbest, istenildiği gibi.

Go-getter: Ekmeğini taştan çıkaran.

It goes like this : Böyle söylüyor, bu şekilde.

It goes without saying : Söz götürmez, söylemeğe lüzum yok, iş aşikar.

It goes to his head : Başına vuruyor, sersemletiyor (içki, v.s.)

God of this world : Şeytan, iblis.

God grant! : İnşallah, Allah vere.

God fearing : Allahtan korkar, dindar.

God forbid! : Allah göstermesin! maazallah! , haşa

God speed you! : Yolunuz açık olsun! uğurlar olsun!

God bless me! : Allah, Allah! Maşallah!

Good God! : Aman Yarabbi!

God bless you! : Allah sizi korusun; maşallah

God - a - mercy! : Allah acısın! inayet olsun!

God of war: Harb ilahı (Mars veya Jüpiter) Merih yıldızı.

God of wine : şarap ilâhı (Baküs).

God's truth : Tam hakikat, asıl hakikat.

God of love (The blind god) : Aşk mâbudu (küpid).

God wot : Allah bilir ki.

God save the King! : Yaşasın kıral!

God's acre : Mezarlık; mezar.

God's image : İnsan vücudu.

God's lid : Allah şahit olsun.

God willing : İnşallah, Allah isterse.

God knows : Allah bilir.

God praise! : Maşallah! nazar değmesin!

For God's sake! : Allah aşkına!

Fear him who fears not God!·: (Prov.] Allahtan korkmayandan korkulur.

To hang back (off): Tereddüt göstermek.

To hang down : Sallanmak, asılı durmak.

To hang fire : Ateş almamak; [lig.] tereddüt göstermek; ölü gibi davranmak.

To hang heavy : Yavaş geçmek (zaman).

To hang in doubt : İntizarda kalmak, gözü yolda kalmak.

To hang on (upon) : Yanına sokulmak; üzerine yük olmak; üzerine dayanmak; dikkatle dinlemek; yapışmak, sarılmak.

To hang on by the eyelids: [Colloq.] Ucundan iliştirmek.

To hang one's head : Utanmak, mahçup olmak.

To hang out : Sarkmak; sarkıtmak.

To hang over : Asılmak, abanmak; başında olmak (iş v.s.); tehdid etmek; eskidenkalmış olmak.

To hang together : Yanyana gelmek; birbirini tutmak; daima beraber olmak, birbirinden ayrılmamak.

To hang up : Asmak: müddetsiz olarak askıda bırakmak; kapamak (telefon).

To get the hang of : Fikir yahut münasebetini anlamak; huyunu kapmak.

I'll be hanged: : Lânet ve yaygara nidası, kâhrolayım.

Hanging n. &. a. As(ıl)ma

Hanging committee : Sergide resimleri asıp teşhir eden komisyon.

Hang garden : Asma bahçe.

Hang guard : Kılıç ile müdafaa yeri veya vaziyeti.

Hanging valve: Otomatik valf.

Happen v. Olmak, vukubulmak.

To happen on : Tesadüfen bulmak.

Happy a. Mesut

Happy dispatch : Japonların karınlarını deşerek intihat usulü, harakiri.

Happy family,: Âdetleri aykırı olan küçük hayvanların bir arada yaşaması . (kafes içinde olduğu gibi) mesut aile.

Happy - go - lucky : Gamsız, kaygısız.

Harbour n. Liman.

To harbour evil thoughts : Fena düşüncoeler beslemek.

Hard a. & edv. katı, sert; zor.

A hard bargain : Sıkı pazarlık.

A hard master : Sert bir patron

Household gods: [Myth.] Evbark yahut ocak ilâhları; [fig.] insanın bütün mal ve mülkü (olanca serveti); evde pek kıymetli tutulan eşya.

İf Ged closes one door He opens a thousand new ones : [Prov.] Allah bir kapıyı kaparsa başka bir kapıyı açar.

To be a little tin god : Böbürlenmek, kendini dev aynasında görmek:

Thank God: Hamd

olsun, çok şükür. .

To god it : Tanrılık taslamak; tanrı yerine koymak.

To bid one God speed : Teşyi etmek, yolcu etmek, geçirmek.

To serve God and Mammon : Hem Allaha hem paraya tapınmak.

Under God : Evvel Allah, Allahın yardımı (izni) ile. .

With grace of God! : İnşallah!

Would to God : Keşke. Allah vere de

Ye Gods! : Allah Allah! Hayret!

Ye Gods and little fishes! : Aman Yarabbi!

Going n. gidiş gitme.

A going concern : Yolunda giden bir iş.

Goings on : Olup bitenler, hal ve hareket (ekseriya fena mânada).

Going down : Batış; gurup.

Going order : İşlemek için elverişli sıra veya şart.

Going like hot cakes : İyi satış.

I am going to do this : Bunu yapacağım.

It is going on four o'clock : Saat dörde geliyor.

Nothinggoiog on: Hiçbir şey yok, faaliyet yok.

One of the best men going : En iyi insanlardan biri.

The best that are going : İşin en iyisi.

To set the clock going : Saati işletmek.

Gold n. Altın.

A heart of gold : Sâf ve temiz yürek.

Dead gold : Ham altın.

Gold amalgam : Civa ile altın karışımı.

Gold basis : Altın esası.

Gold beater : Varakçı.

Gold brick : Kıymetli görünen kalp şey.

Gold Coast : Afrikâ da altın sahili.

Gold digger : Altın arayıcısı; [sl.] erkeklerden para sızdıran kadın.

Gold dust : Altın tozu.

Gold field : Altın madeni sahası.

Gold foil : Altın varak, altın plâk.

Gold lace : Sırma, kılaptan.

Gold leaf : Çok ince altın varak.

Gold rush : Altına hücum, altın madeni sahalarına gösterilen rağbet.

Gold standard : Para değerine altını esas tutma usulü, attın esası.

Gold thread (wire) : İnce altın tel.

To sell someone a gold bıick: Birini dolandırmak.

Old gold : Donuk altın rengi (renkli).

She is pure as gold : Halis altın gibi kizdır.

Golden a. Altından mamul

Golden wedding : Evliliğin ellinci yıldönümü.

hell : cehennem, azap çekilen yer, cehennem azabı, tüh be!, Hellenic, kumarhane, Hay Allah!, zevk, yüksek, tamu, şamata, şaka, Kahretsin!, gır gır, felaket, eğlence, çok sıkıntılı yer, çok fazla, çok, aşırı, büyük sıkıntı, artık kutusu, ıskarta tenekesi

To bring down the house : Çok alkışlanmak; herkesi güldürmek.

To clean house : Ev temizlemek, iş v.s.'de temizlik yapmak.

To eat someone out of house and home : Başkasının evinde bulunan her şeyi yiyip tüketmek.

To keep house : Ev idare etmek.

To keep open house : Her gelen misafiri ağırlamak, misafitperver olmak.

To keep the house : Evde oturmak, dışarı çıkmamak.

To put (set) one's house in order : İşlerini düzene koymak.

They who live in glass houses: should not throw stones : Sırça evde oturan başkasına taş atmamalıdır.

To housee in : Yerleştirmek.

To house the seroplane : Uçagı hangara koymak.

Household ev halkı; eve ait

Household bread : Ev ekmeği; ikinci sınıf ekmek.

Household gods : Ev bark; bir evin en kıymetli eşyası.

Household stuff : Ev eşyası.

Householf troops : Hassa askeri, kıralların maiyetinde bulunan asker.

Household word: Harcıalem kelime.

How adv. Nasıl

How are you? Nasılsınız?

How do you do? : Nasılsınız?, müşerref olduk.

How d'ye do : (Colloq.) Can sıkacak vaziyet.

How goes it? : Ne Alemdesiniz?, işler ne halde?

How is that for pretty? : Güzel degil mi?, hoşunuza gitmiyor mu?

How now (How then)? : Bu da ne demek?

How so? : Bu nasıl olabilir?

To hug one's chains : Seve seve köle olmak, kurtulmak istememek.

To hug oneself : Gizli bir sevinç içinde olmak.

To hug the shore (land) : [Naut.] Sahil (kara) boyuna (yakınından) gitmek.

To hug the wind: [Naut.] Rüzgara karşı gitmek.

Hull n. Gemi teknesi.

Hull down : (Naut.] Yalnız direk ve yelkenleri görünecek kadar uzak.

Hull up: (Naut.) Teknesi görülecek kadar yakın.

Hum v. VınIamak, vızıldamak.

To hum and haw : Tereddütle konuşmak; cevap vermekten çekinmek.

To make things hum : Halkı faaliyete sevketmek.

To hum to: Mırıldanınak.

Human a. İnsani, beşeri.

Human affairs : İçtimai hayat işleri.

Human being : Adam, insan.

Human nature : Beşer tabiatı, beşeriyet; insan hali.

Human race : İnsan cinsi (ırkı).

Humanly speaking : Açık (erkekçe) konuşma.

Humane , a. Insaniyetli.

Humane learnings : İnsan ve sanat bahsi: .

Humane letters (studies): İnsani hisleri yükseltici talim ve terbiye.

Humane Society : İnsan veya hayvanları koruyan cemiyet.

Humble, a. Mütevazi, alçak gönüllü. A humble task : Basit ve değersiz bir vazife.

Humble apology : Tevazu île özür dileme.

Humble dwelling : Mütevazı ev.

Humble follower : Mütevazı mürit.

Of humble birth : Mütevazı doğuşlu.

To eat humble pie : Kibri kırılmak, övüngenlikten vazgeçip boyun eğmek; kabahatini itiraf edip özür dilemek; teessürlerini bildirmek.

Humour n. Mizah; huy.

Good humour: İyi huy; hoş mizaç.

Ill humour : Ters huy, aksi mizaç. He is in the humour for : Canı istiyor.

Show me the how and the why of it : Bana işin nasıl ve niçin böyle olduğunu anlatın.

Howl v. Ulumak.

To howl down : Yuhalarla kürsüden indirmek, yuhalarea sustuemak (hatip v.s.).

Hug v. Kucaklamsk, sarılmak.

Hug - me - tight : Yün atkı.

Out of humour : Canı sıkkın; sinirlenmiş, üfkelenmiş.

Sense of humour : Bir şeyin tuhaf tarafını görme kabiliyeti; şakadan anlama.

To humour a child : Bir çocuğa istediğini vererek onu memnun etmek.

Hunch n. & v. Kamburlaştırmak

A hunch of cake : Büyük bir pasta.

I have a hunch that...: Öyle inanıyorum ki, tahminime göre...

To have a hunch for : Bir şeye karşı zaafiyeti olmak, arzulamak.

To hunch up : Eğmek; salmak.

Hunger: n. Açlık

To go on a hunger strike : Açlık grevi yapmak.

Hungry a. Aç

A humgry bear does not dance. [Prov.] Aç ayı oynamaz.

Hunk n. & p

To be (on) hunk: Mütalâa odasına çckilmek; [fig.] rahatı yerinde olmak.

Hunt , v. Avlanmak, araştırmak

To hunt do~n : Yakalayıncaya kadar peşini bırakmamak; takib ederek öldürmek.

To hunt for(about): Aramak.

To hunt out: İninden çıkarmak, arayıp bulmak , meydana çıkarmak,

To hunt up (after) : Arayıp keşfetmek

INDUCE teşvik etmek, özendirmek, -e sebep olmak

Many irons in the fire. : [Prov.] Birçok işlerle meşgul. bin tarakta bezi var.

Instance n. Misal; defa.

At the distance of : Dileği vechile, talebi (isteği) üzerine.

initiation başlatma

For instance : Mesela.

In the first instance : İlkin, bidayette, evvelemirde.

to this instance : Bu sefer.

Intelligence (j - s), n. Zeka.

Intelligence bureau : İstihbarat komisyonu

Intelligence office : İş we işçi bulma bürosu.

Intelligence quotient : Zeka derecesi.

Intelligence test : Zekayı ölçme, zeka ölçüsü.

To have intelligence of : Havadisi olmak.

intelligence service : Milli Emniyet teşkiIatı, entellijans-servis.

Intend v. Niyet etmek.

To intend to do : Yapmağa karar vermek.

Iintend her for a wife : Onunla evlenmeğe niyetim var.

I intend no harm : Niyetim kötü değil, kötülük yapacak değilim.

Intended for: Maksat, niyet gözetmiş.

What do you intend by this?: Bununla ne demek istiyorsunuz?

Intention.Niyet. meram

First intention : Bir ise fikir sarfetmek için ilk karar.

Intention of : Niyet, arzu.

I have intentions : Evlenmek arzusundayım.

Ill intentioned : Bedhâh.

Well intentioned : Hayırhah.

Second intention : Fikrin işe girişmesi ile hasıl olan ikinci tasavvurlar.

To heal by the first intention : [Med] Yarayı deşmeden tedavi etmek.

To heal by the secoand intention : [Med.j Yarayı deştikten sonra kürtaj (kazıma) usulü ile ,tedavi etmek.

The wound healed with the first intention: Yara derhal kapanıp iyileşti.

With the intention of : Maksadiyle.

intercourse : İlişki münasebet

Interest n. & v. AlAka; ilgi.

In the interest of : Menfaatine, için.

It is your interest : Kendi iyiliğiniz içindir, menfaatınız icabıdır.

To make interest with : Sahip olmak.

To take an interest in : alaka göstermek.

To look after one's own interest : Kendi menfaatini öne sürmek, .kânnı düşünmek.

To return a blow with interest : Daha hızlı bir darbeyle mukabele etmek.

To be interested in : ilgilenmek.

Interfere v. Karışmak.

To interfere to :

Müdahale etmek; burnunu sokmak.

To interfere with : İhlal etmek.

Interval n.Ara, fasıla.

At intervals : Arasıra, fasılalarla, zaman zaman.

Intestinal a. Dahili

Intestinal war : Bir memlekette iç kargaşalıklar ve muharebe.

intimate Introduction n.

Letter of introduction : Tavsiye mektubu.

To give someme an introduction to someone: Birisi için birine tavsiye (mektubu)vermek

Invest v. Giydirmek, sarmak

To invest money on:

Para yatırmak (bankaya).

To invest a city : Bir şehri istila etmek için abluka etmek.

To invest in a (car) : Satın aimak (bir otomobil v.s.).

Invited v. Davet etmek:

To invite doubts : Şüphe uyandırmak.

To invite questions : Sorgu sualden hoşlanmak.

To invite to (dinner) : (Yemeğe) davet etmek.

Iron n.& a. Demir(den).

A man of iron : Bıkmayan ve usanmayan (iradeli) adam, yılmayan, azimli adam.

Iron age : Demir devri.

Iron founder : Dökmeci:

Iron times : Müşkül zamanlar.

Iron foundry : Dökümhane, demirhane.

Iron curtain : Demir perde.

Iron horse : Lokomotif.

Iron mo(u)Id : Pas (mürrekkep) lekesi.

Iron necessity : Mübrem ihtiyaç.

Magnatic iron : Mıknatıslı demir.

The iron hand : Kudretli el

intimate : Ima et

intimate : sıkı fıkı; sahsi.

intimate : ustu kapali anlatmak, ima etm.

Rod of iron: [Fig.] Sert rejim.

Strike while the iron is hot. [Prov.] Demir tavrında dövülür.

Do not have too many irons in the fire.: [Prov.j Bir koltuğa iki karpuz sığmaz.

To rule with a rod of iron : Derebeylik güstermek, vahşetle idare etmek.

To put a man in irons: Bir adamı pırangaya vurarak, işkence yapmak; sıkıştırmak.

To iron out : Ütülemek; ağır silindirle düzeltmek (yol v.s.); zincire vurmak, kontrol altına almak.

Irony , n. istihza,

The Irony of fate : Talihin cilvesi.

Socratic irony : Anlamamazlıktan gelme, aptallık taklidi yapma.

intuition : IÇIne doĞma intuition : sezgIlI intuition : sezgi, tehaddus

Isolate: v. Tecrid etmek.

To isolate from : Tecridetmek.

Jab: v. sivri bir şey ile dUrtmek.

To jab into : Batırmak.

To jab out : Süngü sapİamak, kılıçtan geçirmek.

Jack n. Adi adam, köylü.

Every man jack : Herkes.

Cheap jack: Sokak satıcısı.

Before you could say jack Robinson : Bir `dakika, çok geçmeden, çok kısa zamanda, saniyelik iş.

Steeple jack: [Colloq.] Kule, minare, v.s. tamircisi.

jack-a-dandy: Çıtkırıldım delikanlı, züppe.

jack frost : Sıkı ayaz.

Jack- in - the box : Kutu içinden dışarı fırlayan yaylı kukla.

Jack - of - all - trades : Elinden her iş gelen adam, işgüzar.

Jack Ketch : Cellât.

Jack tar: [Colloq.] Denizci, gemici.

Jackin office : Kendisine ehemmiyet veren aşağı rötbeli bir subay:

just how many? : Tamamı tamamına ne kadar?

Just now : Hemen şimdi; biraz evvel, demin; derhal.

Just then : İşte o zaman, derken.

Just there : Tam orada.

Just the same : Aynı şekilde.

Just think! : Düşün bir kere! Tasavvur et!

He just escaped : Dar kurtuldu.

It is just fine : Çok güzeldir.

Not just yet : Daha vakti gelmedi.

Justice , n. Adalet.

In justice to : Adaletle, doğrulukla.

He did himself juustice : Elinden geleni yaptı.

To do justice to : Hakkını gözetmek, dürüst davranmak, doğruluk göstermek.

To bring (a person) to justice : (Birine) ettiğini buldurmak, cezasını vermek.

Jut , v. Çıkıntı ynpmak.

To jut out : Çıkıntı halinde dışarı fırlamış olmak, çıkıntı yapmak.

Kam n.

Clean kam : Maksada tamamiyle aykırı.

Keel: n. & v. Gemi omurgası:

False keel: [Naut.] Kontra omurga.

On an even keel: Sallantısız; sakin.

To lay down a keel : Bir gemi veya kayığın inşasına başlamak.

To keel over : Alabura olmak; birden devrilip düşmek.

Keen, a. Keskin. sert.

A keen wind : Çok soğuk.

Keen - edged : Keşkin ağızlı (bıçak v.s.)

Keen - eyed : Gözü keskin, açıkgöz.

Keen on: Alâkadar, meraklı; âşık; çok hevesli.

Keen - set for : Hevesli, arzulu.

Keen - sighted : Gözü keskin. '

Keen - witted : Keskin zekâlı, anlayışlı, zeki.

To be keen on (a thing) : Bir şeye meraklı olmak, bir şeyi sevmek.

Keep , v. & n. Yiyecek; saklamak.

For keeps: Daima, ilelebet, temelli olarak.

In good keep : Semiz, besli.

In bad keep : Zayıf.

Keep off! : Yanaşma! [Naut.] alarga!

Keep quiett.: Sus! Uslu dur!

He earns his keep : Geçimini kazanıyor.

It isn't worth his heep : Masrafına değmez.

To keep a grip on : Kendini bırakmamak.

To keep abreast : Yanyana (yakın) bulunmak.

To keep ahead : İlerde (önde) olmak.

To keep a term : Kolej, v.s. okulları açık bulunduğu zaman orada kalmak.

To keep a diary : Günlük hâtıralarını yazmak, hâtıra defteri tutmak.

To keep accounts : [Com.] Giren ve çıkanın hesabını tutmak.

To keep alive : Dikkatli (uyanık) olmak.

To keep an eye on : Göz dikmek; göz önünde bulundurmak.

To keep at : Peşini bırakmamak, yakasına yapışmak, arkasına düşmek.

To keep at a job : Bir işe devam etmek.

To keep away : Yanına yaklaştırmamak veya yaklaşmamak, uzak kalmak; uzak tutmak.

To keepback: Alıkoymak, göz hapsinde bulundurmak; ihtiyat olarak saklamak; sır olarak tutmak.

To keep body and soul together : Geçinmek.

To keep books : Muhasebecilik yapmak. To keep cave : [Sl.] Gözlemek.

To keep close to : Yakın durmak, ayrılmamak.

To keep company : Yalnız bırakmamak, refakat etmek, arkadaşlık etmek.

To keep company with : Geri kalmamak; arkadaşlık etmek; kur yapmak. To keep cows : İnek beslemek.

To keep cool : Soğukkanlı olmak, soğukkanlılığını muhafaza elmek.

To keep down (uder) : Baş kaldırtmamak; yükselmesine müsaade etmemek

kind : Çeşit

kind : e karşi nazIk

kind : i. çeşit, tip

kind : What kind of flowers would you like?

kind : Hangi tür çiçekleri isterdiniz?

kind : s. nazik, iyi

kind : It was very kind of you to visit me.

kind : Beni ziyaret etmeniz büyük bir nezaketti.

kind : brand, sort, type

kind : çeşit, cins, tür, nevi, iyi kalpli, nazik

kind : sevimli, lütufkar.

kind : polite

kind : kindly s., z. müşfik; z. şefkatle; içten, gönülden

Issue:n.& v. Çıkış çıkmak

At issue : Kavgalı, münakaşa edilen, mevzuubahis olan, münazaalı (mesele).

Date of issee : İhraç günü, keşide günü.

The issue of a newspaper : Bir gazetenin neşriyatı.

To abide the issue : Neticeyi beklemek.

To bring to a successful issue : Başarı i1e bitirmek.

To die without issue : Çocuksuz ölmek.

To face the issue : Bir vaziyeti olduğu gibi görüp icabına göre hareket etmek.

To join (take) issue with : Münakaşada zıt mevki almak, muhalif tarafı tutmak; [law] bir meseleyi mahkemeye vermek.

To issue to : Dağıtmak, neşretmek.

Ivory n. fildişi

Ivory tower : Dünyadan ayrılmış rüya âlemi, kafa dinlendirecek yer.

Ivory white : Fildişi rengi.

Black ivory : Afrika zencisi köle sınıfı.

Jack pudding : Dalkavuk.

To jack up : Birine vazifesini hatırlatmak.

Jacket n. Caket.

To dust (swinge; trim) one's jacket : Birine sopa çekmek, dayak atmak.

Potatoes boiled in their jackets : Kabuğu ile haşlanmış patates.

Jam, v. sıkıştırıp basmak.

jammed in : Sıkışmış.

to jam into : Tıkabasa koymak.

To jam over: Kapanmak.

Jar n. & v. Kavanoz.

The news gave me a nasty jar : Flaber beni müteessir etti.

To jar on (a person) : (Bir kimsenin) keyfini bozmak, asabını bomsak.

jaw : n. Çene.

Hold your jaw : Çeneni tut: Mırıldanma

Jerk v. birden (şiddetle) çekmek.

To jerk up: silkmek, sallamak.

To jert with : Sallamak.

İce n. Buz,

Artificial ice : Suni buz.

Ice accretion : [Aero.] Buzlanma.

Ice age : Buz devri.

Ice cream : Dondurma.

Ice creeper : Kaymamak için ayakkabı altına konan demir, buz nalçası

Ice field:Buz sahası.

Ice floe :Denizde yüzen buz kitlesi.

Ice hokey:Buz üzerinde oynanan hokey.

Ice machine:Buz yapma makinesi.

Ice pack :Kutup denizlerinde küme halinde bulunan iri buz parçaları.

Ice storm :Yağmuru yağar yağmaz donduran fırtına.

Ice yacht : Buz üzerinde giden gemi.

To shed (throw) night upon : Aydınlatmak, açıklamak.

To stand in one's own Iight : Meramından mahrum kalmak. `

To strike a light : Kibrit çakmak. kettle : Çaydanlik kettle : orkestra davulu kettle : i. çaydanlık, tencere kettle : Please but the kettle on the gas range. kettle : Lütfen çaydanlığı ocağın üzerine koyunuz. kettle : caydanlik, ibrik, kettle : ÇAYDANLIK knot : dÜĞÜmle knot : Çayirotu knot : i. düğüm knot : He tied her belt with a knot. knot : Kemerini bir düğüm halinde bağladı. knot : dugum, bag; kume; knot : naut. deniz mili; guc mesele; dugumlemek, baglamak.

Knowlogde: n. Bilgi

To my knowlodge : Zannıma göre, kanaatimce, bildiğime göre.

My knowlodge of Mr. Ahmet is not very good : Ahmet bey hakkındaki intıbaım çok iyi değil, onun hakkında edindiğim malûmat çok iyi değil.

Knowledge of the defeat soon spread : Mağlûbiyet haberi derhal yayıldı.

To the best of my knowledge : Malûmatım veçhile.

He married without the knowledge of hisparents : Kendi ebeveyninden habersiz (gizli) evlendi.

A baby has no knowledge of good and evil : Bir çocuk iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırdedemez, iyiyi kötüyü bilmez.

He has a good knowledge of French : O Fransızcayı iyi bilir.

Knuckle v, Teslim olmak.

To knuckle down (under) to : Boyun eğmek, işi uzatmamak için muvafakat göstermek, teslim olmak, itaat etmek.

To knuckle down to work : Tam bir hızla işe girişmek, bir baltaya sap olmak.

Labour n. & v. çalışma(k).

A labour of love : Zevk için çalışma.

Forced Iaboor : Angarya mecburi hizmıet.

Skilled labour : Usta işi

Hand labour : Elişi, el emeği; amelelik.

Hard labour : Ağır hapis cezası.

In labour : Doğurma halinde, ağrı çekiyor.

Labour bureau : İş ve işçi bulma bürosu (kurumu).

The laboar class : işçi sınıfı.

Labour market : İşçilere iş bulma piyasası.

To labour along: Güçlükle ilerlemek.

To labour under a sense of wrong : Kendini mağdur hissetmek

To rest from one's labour : İşi bitirmek (hastalık halinde) ölmek.

To labour over : Üzerinde çalışmak.

To labour the point : Bir meselenin üzerinde lüzumundan fazla durmak

To labour under a delusion : Yanlış fikre sahib olmak, bir hayale kapılmak.

To labour under difficulties : Müşküller altında çalışmak.

To labour with : İknaa uğraşmak.

Lady n. Hanım(efendi).

Lady's mantle : Gül fidanı.

lady's maid : Leydi'nin hususi cariyesi.

Lady of pleasıue : [Sl.] Fahişe, orospu.

Lady of the bedchamber : Hükümdargözdesi kadın, hanımefendi, saraylı hanım.

Lady Day : Meryem ananın hâmile kaldığı 25 Mart yortusu.

Lady Chapel: Meryemana kilisesi.

My lady : Leydi unvanını taşıyan kadınlara hitap.cümlesi.

Our Lady : Meryemana.

Lag , n. & v. Geti kalma(f).

An old lag : Daima hapishanede kalan bir adam.

To Iag behind : Geride kalmak.

Lake n. göl.

Lake district : Göl vilâyeti.

Lake dweller : Tarihten evvel göllerde kazıklar üstünde bina edilmiş evlerde yaşayan kimse.

Lake poets : İngiltere göl eyaletlerinde yaşamış olan Coleridge, Shouthey ve Wordsword gibi şairler.

Lam n. & v. Kaçış; kaçmak,

To take it on the lam: Acele tüymek, sırra kadem basmak.

To lam it into : Harman etmek.

Lamb , n. Kuzu

As well be hanged for a sheep as a lamb: [Prö,v.j Olan olmuştur, başa gelen. çekilir.

The Lamb : İsa Peygamber.

To Iaunch into (on) : Başlamak.

To lanuch out : İşe başlamak veya atılmak; bol para sarfetmek, israf etmek.

Laurel n Taflan (defne ağacı)

To rest on one's laurels : Faaı hayattan çekilmek veya çalışmaktan vazgeçmek, kazanılan şöhretle kanaat etmek.

To reap (win) laurels : Fark veya şeref kazanmak.

To look to one's laurels : Rekabete karşı uyanık olmak; üstünlüğünü kaybetmemek için dikkatli davranmak.

Law n. Kanun, hukuk:

Law - abiding : Kanuna itaat eden.

Law against : ...'ya, ...'ye karşı kanun.

Laws of motion : [Phys.] Tabiatta hareket kanunları.

Law term : Fıkıh tabiri veya dili.

Law school : Hukuk fakültesi.

Necessity knows no law : İhtiyaç kanun tanımaz.

To take the law in one's own hands : Zorla kabul ettirmeye çalışmak, hakkınıkendi eli ile ihkak etmek.

To lay down the law : Diktatörlük etmek.

To have the law of : Aleyhinde dâva açmak.

To go to law : Kanuna veya mahkemeye müracaat etmek.

Lay v. Koymak, sermek.

To lay away : Bir yana koymak; ayırmak, saklamak.

To lay a cable : Halat kollarını bükmek.

To lay a line of defense : müdafaa hattıaçmak.

To lay about one : Her tarafa isabet ettirmek; gayretle saldırmak.

To lay aside : Feragat etmek; vazgeçmek; biriktirmek, bir tarafa koymak.

To lay apart : Bir tarafa atıvermek.

To lay at one's door : Hamletmek, isnadetmek.

To Iay bare : İzah etmek; soyup çıplak bırakmak; açmak.

To lay before : Teşhir etmek; izahat vermek, açmak.

To lay by : Saklamak, biriktirmek, yığmak.

To lay between : İkisi arasına döşemek.

To lay bare to someone : İfşa etmek.

To lay by the heels : Tevkif etmek, durdurmak;yakalıyarak hapsetmek.

To lay claims to : İddia etmek.

To lay down : Yatırmak; terketmek, bırakıvermek; şeklini çizmek, teslim etmek;açıklamak ve tefsir etmek; koymak, istif etmek; ödemek; kumarda peşin para çıkmak; feda etmek; esas kısımlarını vücuda getirmek; depo etmek; piyasaya çıkarmak; bahse girmek.

To lay down the law : Diktatörlük etmek.

To lay fast : Yakalamak, kaçmasına meydan vermemek.

To lay for : [ U. S. sl.] Pusu kurmak.

To lay a finger on : Dokunmak, zarar vermek.

To lay hands on : Ele geçirmek, bulmak.

To lay one's heart bare : Derdini dökmek, içini açmak, sırrını söylemek.

To lay hands together : Başbaşa verip istişare etmek.

To Iay hold of (on) : Yakalamak, tutmak; kucaklamak; [fig.] bahane etmek; istifade etmek; ele geçirmek.

To Iay in : Biriktirmek; çokça tedarik etmek.

To lay into: [Sl.] Muştalamak; abanmak; dövmek; azarlamak.

To lay it on : Dayak atmak, sopa çekmek; mübalağalı hareket etmek.

To lay stress on it : Üzerinde durmak (mühim bir meselenin).

To lay it on thick : [Sl.] Ballandırarak söylemek, çok müdahane göstermek; haddini tecavüz etmek.

To lay on : Yüklenmek; (tokat, v.s.) yerleştirmek; (su veya gaz) doldurmak; baskı için (kâğıdı) makina üzerine yerleştirmek; bırakmak, koymak; kaplamak; kilo almak, şişmanlamıık.

To lay on the table : Tehir etmek, reye koymamak.

To Iay open : Kesip içjni açmak; açmak; teşhir etmek; açıklamak, aydınlatmak, izah etmek.

To Iay out :. Plâna göre tanzim etmek; yaymak; izah etmek; genişletmek; teçhiz

Cap of liberty : Eski zamanlarda azatlı esirlerin başlarına giydikleri bir nevi serpuş.

Liberty pole : Üzerine Cumhuriyet bayrağı çekilen uzun direk.

Liberty man : [Naut.] Karaya çıkmağa izinli gemici.

To set at liberty : Suçluyu tahliye etmek, serbest bırakmak, azadetmek.

To take liberties widı : Küstahlık etmek, teklifsizlik göstermek, haksız muamelede bulunmak.

To take the liberty : Cüret göstermek, işinde muhtar olmak.

Library n. Kütüphane.

Circulating library : Kira ile kitap slınan kütüphane.

Free library : Umumi kitabevi, ücretsiz kitap okunan kütüphane.

Public library : Halk kütüphanesi.

Reference library : İçindeki kitaplar okunabilir ve fakat harice verilmez olan kütüphane.

Walking library : Ayaklı kütüphane, çok bilgili adam.

lick v. Yalamak.

A lick and a promise : Baştan savma, yarım yamalak.

As fast as he could lick : Elinden geldiği kadar çabuk. .

At full lick : Son süratle.

Do not lick what you have spat: [Prov.] Tükürdüğünü yalama!

To lick into shape : Biçim vermek, hazırlamak.

To Iick one's boots : Bağlılık göstermek, dalkavukluk etmek, çanak yalamak.

To lick the dust : Dövülmek, dayaktan öldürülmek; mağlûp olmak.

To lick one's İips : Ağzı sulanmak, iştahı olmak.

To lick up : Yalayıp yutmak, aç gözlü gibi yemek.

Lie v. &..n.Yalan(söylemek;yatmak.

As far as in me lies : Elimden gcldiği kadar, bütun kuvvetimle.

A white lie : Zararsız (ehemmiyetsiz) yalan

Here lies : Mezerı burasıdır.

It lies with you to decide :Sizin bileceginiz iştir, karârı size aittir.

Let sleeping dogs lie. : (Prov.] Uyuyan köpeği oyarma, mesaleyi kurcalama.

Lie-detector: Mücrimin yalanını meydana çıkaran alet.

Lie - abed : Yatağından geç kalkan.

lie doggo! : [Sl.] Sakin ol! Sesini kes! Ses çıkarma!

Lie in : Kundakta.

To lie a long way from : Uzakta olmak.

To lie along the shore : Kıyıya yakın durmak.

To lie at one's heart : Merakını uyandırmak.

To Iie at one's mercy : Birinin insafına kalmak.

To Iie by : Yanında bulunmak veya kalmak; bir tarafa bırakılmak; durmak, dinlenmek, istirahat etmek.

To lie down : Yatmak, uzanmak; mezara gömülmek; boyun etmek, itaat etmek.

To Iie hard (heavy) on: Üzerine yük olmak.

To lie in : Doğurmak; bulynmak, mevcut olmak.

To lie in one : Kudret veya kavrayış dahilinde olmak.

To lie in one's hand: Avucunun içinde olmak, bağlı olmak.

To lie in the way : Mania teşkil etmek, araya girmek.

To lie in wait : Pusu kurmak.

To lie in state : Resmî bir yerde halk tarafından ziyaret edilmek üzere konmak(cenaze).

To lie in ruins : Harap olmak.

To lie like a trooper çok yalan söylemek.

To lie one's character away : Yalan söyleyerek kendi itibarını bozmak.

To lie out of it : Yalan söyleyerek bir işten sıyrılıvermek.

To lie low : Gizlenmek, saklanmak.

To lie off : [Naut.] Alargada yatmak.

To lie on (upon) ; Dayanmak, ihtiyaç göstermek; üzerinde durmak (masa-v.s.)

The light of one's countenance : bir adamın arzusu, rızası, tasvibi.

To light into : Azarlamak

To light on : Rastgelmek.

To light out : Yıldırım gibi gitmek, koşmak, yolculuğa çıkmak; yola düzülmek.

To light up : Nüksetmek; tenvir etmek, ışıklandırmak; sigara veya pipo yakmak.

To light upon : Tesadüf etmek, rastgelmek.

Lightining n. şimşek.

Chain (forked, zigzag) lightining; Zikzak çakan şimşek.

Heat lightining : Ufukta görünen şimşek.

Lightining conductor (rod): Paratoner.

Like lightining: Şimşek gibi; çok çabuk.

Sheet lightining: Bulutlar arkasından yalnız ışık gösteren şimşek, zikzak şimşeğin aksettirdiği ışık.

With lightining speed: Şimşek hızı ile.

Like a. & v. Benzer; hoşlanmak. All That's something like : Tam istediğimdir!

He had like to have.died : Az daha ölöyordu.

I like that! : Tuhafıma gitti, hoşlanmadım.

I don't like to trouble you : Sizi üzmek istemem

I don't feel like it : Canım istemiyor.

In like manner : Aynı tarzda.

Like father like son : Tıpkı babasına benzer.

Like minded : Aynı fikirde, hemfikir.

Something like : Benzer gibi; mükemmel, çok elverişli.

To feel like : benzetmek aynı zannetmek; [colloq.] maruz veyâ mütemayil addetmet.

To look like : Benzetmek, eşit gibi görünmek.

The likes of : [colloq] Sizin ve benim gıbi kimseler.

Likely a Muhtemel.

A likely person for work : elverişli adam.

Most likely : Çok muhtemel.

Limb n. Uzuv.

Limb by limb: Parça parça.

Limb from limb: Tamamen parçalanmış.

Limb of the devil : Yaramaz çocuk. şeytan yumurcak.

Limb of the law : Avukat, polis.

To be out on the end of a limb : Destcksiz kalmak.

To escape with life and limb : Hiçbir yeri incinmeden kurtulmak, burnu kanamadan kurtulmak.

Limber v. topu toparlağına takma

To limber up : Top arabasına koşum parçasını bağlamak; harekete alıştırmak.

Limelight n. Karpit lambası.

A man in the limeligh : Günün adamı.

In the limelight : Meşhur; mühim.

Limit n. had. hudud

Limit man : (Koşu v.s.'de) en uzun mesafe kateden adam.

Limit of age : Yaş haddi.

That's the limit ; [Sl.] Her şeyin bir haddi hududu var, yeter artık, çekilir şey değil.

To limit to : Tahdidetmek, indirmek.

Limitation n. Mühlet. To have one's limitations : Bir insanın zayıf noktaları olmak,

Line n. & v. Çizgi

All along the line : Sınır boyunca.

Branch liee : Şube hattı, kol; asıl işe ilaveten yapılan ikinci derecede iş,

In direct Line : Babadan oğula.

Hard lines: [Sl.] Kara talih.

In the banking line : Banka işlerinde.

Just a line to tell you : Bir iki satırla size bildiriyorum.

Line upon line : Yavaş ve tedrici.

Lines of distance : Görüş hattı; gözden bir sathın muayyen noktasına giden şua.

Main line : Ana hat, ana yol; başlıca iş.

On a line : Aynı hizada

On political lines:siyasi meseleler üzerinde.

That's not in my line : Beni alakadar etmez, benim işim (branşım) değildir.

metamorphose: başkalaşmak

miscellaneous : turlu turlu; cesitli, turlu; cesitli, muhtelif;

MISCHIEF yaramazlık, fesat

Nail n. & v. Çivi(lemek).

As hard as nails : Kuvvetli, sıhhatli, sapasaglam; çok sert.

A nail in one's coffin : Birinin ömrünü kısaltan ahval.

Nail file : Tırnak törpüsü.

Nail - headed : Çivi başlı, çivi başına benzer.

Nail puller : Kerpeten, kıskaç.

On the nail: Hemen, derhal; oracıkta; mevzuubahis olan.

One nail drives out another.: [Prov.] Çivi çiviyi söker.

Right as nails : [Colloq.] Dürüst, çok namuslu.

To drive the nail home': Çiviyi iyice çakmak: [fid.] iddiayı ispat etmek.

To fight tooth and nail:kavga etmek, diş dişe gelmek.

To hit the right nail the head : Bir meselenin hakikatına temas etmek; işin en doğrusunu yapmak.

To nail to the counter (barn - door) : Teşhir etmek; veledi zina diye damgalamak.

To nail up : Çiviliyerek kapatmak: çiviye asmak.

To nail a lie down to the counter : Yalancılığını ispat etmek, hakikatı meydana çıkarmak.

To nail a man down to his promise: sözünde durması için bir adamı zorlamak, sözünde durmaya icbar etmek.

To nail one's colours to the mast : Boyun eğmeyecegini söylemek, yılmamak, sebat göstermek.

To pay on the nail : Derhal ödemek.

Naked a. Çıplak.

Naked eye : Çıplak göz (gözlüksüz).

Naked truth : Sırf hakikat.

Stark naked : Çırılçıplak, anadan doğma.

Name n. & v. isim(koymak).

Assumed (nick) name : Lâkap; takma ad.

By name : İsmiyle, isminde.

Family name : Soyadı, aile ismi.

Good name : İyi nam, iyi şöhrct.

He has a bad name : Kötü şöhreti var, adı kötüye çıkmış.

In the name of : Namına, yerine: başı için, hakkı için, aşkına.

In the name of God : Allah aşkına.

Maiden name v Bir kadının evlenmeden evvelki (kızlık) soyadı.

Name day : İsim günü.

Not a penny to his.name : Parasız, meteliksiz.

name plate : Tabelâ.

Name your price : İstediğiniz fiatı söyleyin, ne isterseniz vereceğim.

I know him by name : Onu ismen tanıyorum.

In name : İsmen.

Of the name of : İsminde, ismiyle, namında.

Proper name : İsmi has, özel ad.

To call names : Küfretmek, sövüp saymak.

To give it a name :İstenildiği şeyin ismini söylemek.

To he named after : ... ismi konulmak, ... adı ile anılmak.

To name the day: [Colloq.j Evlenme tarihini tâyin etmek (kadın için).

To take a name in vain : Hürmetsizlikie muamele etmek.

Nap n. Hafif uyku, şekerleme.

Cat nap: Çok kısa hafif uyku.

I caught him napping : Onu gafil avladım, hazırlıksız tuttum.

To catch nappiog : Gaflet içinde iken yakalamak; hazırlıksız veya lüzumsuz yeretutmak.

To go nap : Beş kâğıdı birden oynamasını teklif etmek (iskambilde).

To go nap on : [Sl.] Kablelvuku bir hissi olmak; bir şeyin doğru olduğundan emin olmak.

To take a nap : Kestirmek (uyku).

naughty : s. yaramaz, haylaz

naughty : My little cousin is so naughty that his teacher complained about him.

naughty : Küçük kuzenim o kadar yaramaz ki öğretmeni ondan şikayet etti.

naughty : yaramaz, huysuz.

Christian name : Vaftiz adı, şahsın asıl ismi, öz ad.



Never, adv. Hiç, aslâ. kaitiyen. Never a one : Hiç kimse

Never ceasing : Hiç durmadan, bitip tükenmeden.

Never ending : Bitmez, tükenmez, ebedî.

Never failing : Şaşmaz, yanıLnaz.

Never mind : Zararı yok, aldırma, adam sende.

Never so : Misli görülmemiş miktarda, çok fazla (şimdi kullanılmaz).

Never so great : Ömründe bu kadar büyük olmamıştır; görülmemiş derecede büyük.

Never to - be - forgotten : Asla unutulmayacak, unutulmaz.

Well I never : Şaştım kaldım! hayret!

New a. Yeni.

As good as new : Yeni gibi.

New fruit : Taze meyva.

New year's day : Yılbaşı.

New woman : Yeni zaman kadını, içtimai, idari ve siyasi işlerde erkekle eşitlik iddia eden kadın, modern kadın.

New fangled : Yeni çıkma, yeni moda.

New style : Yeni usul.

New coined : Yeni çıkmış, yeni icadedilmiş.

New - create.: Yeniden icadetmek.

New - fallen: Yeni yağmış

New -made : Yeni yapılmış.

The New World : Amerika.

News n. Haber, havadis.

Good news: Havadis (bilhassa iyi), müjde.

News agent : Gazete bayii.

News vender : Gazeteci, gazete satan.

To break the news : Usul i1e söylemek.

What news? : Ne var ne yok, ne haber?

Next a. adv. & prep. (gelecek)

Next but one : Hemen önceki, bir ewelki.

Next best : İkinci gelen en iyisi, ikinci ve en âla.

Next door : Yanındaki evde, bitişik evde; yanıbaşında; kapı komşusu.

Next please : Lütfen sizden sonraki gelsin; başka ne istiyorsunuz

The man next door to you ; Komşunuz olan adam

Next to : Hemen; yanımda(ki), komşu.

Next of kin : En yakın akraba.

Next to nothing : Hiç mesabesinde, hiçbir şey.

New month : Gelecek ay.

Friday next : Gelecek Cuma.

Nick n. & v. Çeatik; çentmek.

In the nick of time : Tam zamanında, dakikası dakikasına.

To nick a horse (horse's) tail : Atın kuyruğunu dik tutması için kuyruk dibineçeltik yapmak. .

Night n. Gece.

A dirty night : Fırtınalı gece.

A night out : Zevk ile geçirilen bir gece; bir hizmetçinin izin gecesi.

All the livelong night : Sıkıntı ile geçen bütün bir gece.

At night : Geceleyin.

All night long : Bütün gece, sabaha kadar.

By night: Gecekleyin, karanlıkta.

Day and night: Gece gündüz, hiç durmadan.

Every night : Her akşam.

Good night : Hayırlı (iyi) geceler.

Last night : Dün gece.

Night watchman : Gece bekçisi.

Night editor : Gece çalışan gazete tahrir müdürü.

Night auditor : Otel, v.s. gibi bir müessesenin gece müdürü.

Night latch : Geceye mahsus .kapı kilidi.

Night letter : Geceleri ucuz fiatla gönderilen telgraf.

Night school: Gündüzleri çalışan işçilere mahsus gece okulu.

Night shift : Gece.

Night vision : Gece görülen hayalet; karanlıkta görme hassası.

Nights are pregnant : [Prov.] Geceler gebedir.

To make a night of it : Eğlenceli bir gece geçirmek.

The other night: Geçen geoe.

Nine a. Dokuz

Nine day's wonder : Zamanm modası olup çabuk unutulmuş vaka, şahıs veya şey

Nine fold : Dokuz misli.

Oak-apple: n. Yaş mazı

To sport one's oak- apple : [Univ] Ziyaretçileri kabul etmemek için odalarındış kapısını kapatmak.

Oar: n. Kürek.

To lie (rest) on one's oar : Kürekleri yerinde tutarak çekmemek; [fig.] istirahat için durmak, bir müddet dinlenmek; işin neticesinden memnun olarak işten çekimek.

To pull a good oar : İyi kürek çekmek.

To put (stick) one's oar in : Konuşmaya karışmak, söze müdahale etmek, burnunu sokmak.

To ship (or unship) oars: [Nau.l Kürekleri iskarmoza takmak veya takmamak.

Oat n. Yulaf tanesi.

To feel one's oat : Kendini beğenmek, kendini yüksek görmek; zinde olmak.

To sew one's wild oat: gençlik çılgınlık yapmak.

Wild oats: Yabani yulaf; [fig.] gençliğe mahsus çılgınlık.

Oath , n. Yemin.

To take an oath : Yemin etmek, söz vermek, and içmek.

Oblige v. Mecbur etmek..

To be obliged to do something : Bir şeyi yapmaya mecbur olarak.

To be obliged to someone : Birisine borçlu (minnettar) olmak.

Observe v. gözetlemek

To observe the Iaws : Kanuna itaat etmek.

To observe on (upon): Mütalaa beyan etmek.

Obtain v. Elde etmek,

The custom has obtained for many years : Senelerce âdet baki kalmıştır.

Ocassion n. fırsat.

Having occasion to : ihtiyacı oimak.

No occasion for : Herhangi bir sebebi veya ihtiyacı olmama;

On the occasion of : Zamanında; münasebetiyle.

On ocassion : Arasıra, fırsat düştükçe.

Occupy v. işgal etmek.

To be occupied with: Bir şeyle veya bir kimse iee meşgul oimak.

To occupy oneself in : Çalışmak, bir yerde kapanıp çalışmak.

To occupy a land : Bir toprağı işgal etmek.

Od n.

Od's bodikins : Allah korkusu.

Od's life : Tanrı hayatı.

Od's pitikins : Tanrının rahmeti.

Odd a.tek eşsiz.

An odd fish : Tuhaf adam.

At odd moments : Vakit buldukça.

Odd jobs : Gayrimuntazam çalışma.

Odd - looting : Tuhaf, acayip.

Odd Fellows : Amerika'da içtimai ve gizli bir hayır cemiyeti.

Odds or even : Tek mi çift mi?

Oddly enough : Oldukça garip.

Odd hundred odd : Takriben yüz.

Odds n. Müsavatsızlık fark.

At odds : Araları açık, kavgalı.

Long (large) odds : Bahis nispetinde fazlalık.

Odds and ends : Kırıntı, döküntü, artık şeyler ufak tefek şeykr.

The odds are that : İhtimali var ki.

Odium n. Nefret.

I shall get the odium of it : onun yüzünden söz işiteıxgim.

Odour n. Koku.

In bad odour : Fena şöhretli, itibarsız.

Of (prep)....in; ...den.

Of everything the newest, offriends the