Köşeli bir yol ve turizm sorunsalı !
Anıl ERGÖZ
anilergoz@yahoo.com
15.08.2006
Kimi uzmanlarca matbaanın bulunuşundan ancak üç yüz yıl sonra Osmanlı
İmparatorluğu’na gelebilmiş olması, Batı’ya oranla ilerlemekte geç
kalışımızın başlıca nedenleri arasında sayılır. Bu saptama, doğrudur.
Ancak, Türkiye’nin özellikle son 25-30 yıllık kültürel konumuna
bakıldığında,Batı ile aramızda üç yüz yıllık bir farkın bulunduğunu
söylemek, aşırı iyimserlik gibi gelmektedir çünkü okumayı, dolayısıyla da
düşünce üretmeyi neredeyse gündeminden bütünüyle çıkarmış olan toplumumuzun
bu farkı artık diyelim dört yüz yıla çıkardığı,rahatlıkla söylenebilir!
Ayrıntılara girmezden önce,birkaç dakika için aynaya bakmamızda fayda var.
Cumhuriyet’in kuruluşundan 1938’e kadar geçen dönemdeki Türk toplumu,
halkevleriyle, Köy Enstitüleriyle, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu
gibi kurumlarıyla, Atatürk’ün birbirini izleyen devrimleriyle, hemen hepsi
alanlarında dünya çapında ün yapmış yabancı bilimadamlarıyla dolu
üniversiteleriyle, yeni kurulan konservatuarlarıyla vb. yalnız ekonomik
alanda değil ama kültürel alanda da topyekün bir kalkınmayı öngörmüş
toplumdur. Bu dönemde ekonomik koşulların yetersizliği, bilim ve kültür
alanındaki hamlelere engel gösterilmez; tersine, bunların birbirine koşut
yürütülmesi politikası izlenir ve o dönem için, bu politikalar çok büyük
başarıya da ulaşır.
1950’lerden başlayarak Türkiye’de devlet politikası, ekonomiye doğru ya da
yanlış vurgularla ağırlık vermeyi sürdürecek, ama bir kültür politikası
olarak düşünen insan yetiştirme hedefinden giderek uzaklaşacaktır. Bu arada,
genç Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinin utanç sayfalarını oluşturan
ara-rejimler, düşünen insan’ın can düşmanı kimliğiyle belirginleşecektir ve ne
yazıktır ki, böyle bir düşmanlık için elverişli zemini, çoğu kez sivil
kesimlerde de bulacaktır.
Günümüze gelindiğinde ise Türkiye, son saptamalara göre yetmiş milyonu
çoktan aşan bir nüfusa karşılık, toplam gazete tirajının 3,5-4 milyon gibi
bir rakamda olduğu, üç bin adet basılan kitapların altı ayda tükenmesinin
başarı sayıldığı, zaten doğru dürüst yerleşmemiş bir düşünce geleneğinin
hemen bütünüyle ortadan kalktığı, düşünce üretiminin sıfırlaştığı, dürüst
emeğin açık eksiltmeye konduğu, televizyon alıcıları için gazete
kuponlarının kesildiği, tencere-tava sahibi olabilmek için alo-bilgi
hatlarının önünde kuyruğa girildiği bir ülke olup çıkacaktır.
Bugünün Türkiyesi’ndeki en büyük yanlışlardan biri, ekonomik bunalımdan,
Türk turizminin bunalımından, kültürel miras bunalımından, ucuz hizmetten,
kalitesiz personelden vb. ayrı ayrı söz edilmesi, yine ayrı ayrı çarelerin
aranmasıdır. Oysa bütün bu bunalımlar, çoktandır var olan ama özellikle son
15 yıldır iyice yoğunlaşan topyekün bir kültür bunalımının tek tek
yansımasından başka bir şey değildir. Saptanması gereken gerçek, düşünce
üretimini sıfırlamış bir ülkede, kültürel yaşamın hiçbir alanda eser verme
olanağının bulunmayışıdır.
Bir ülkenin kültürel ortamı, o ülkenin genel ortamından bütünüyle
soyutlanarak ele alınamaz. Başka deyişle, belli dönemlerde egemen
olmuş/kılınmış eğilimler, elbet başka alanlar gibi kültürel alanı da
etkileyecektir. Günümüz Türkiyesi’nde,özellikle seksenli yılların başından
bu yana, yarının kuşaklarına gösterilen yol, kültürlü bir yaşamın değil,
fakat köşeli bir yaşamın yoludur. Soru ”yaşamım boyunca ne kadar
bilebilirim?”değil ama ”Yaşamım boyunca kaç köşe dönebilirim?”şeklindedir.
İçinde yaşadığımız ortamda, düşünce üretme çabaları, günlük olan’ın
sınırını çoğunlukla aşmayan siyasi tartışmalar içersinde eritilirken,
doğrudan Devlet yaşamında adına erdem denen nitelik, sanki bütün çabalar
”Balık baştan kokar,” özdeyişini haklı çıkarma hedefine yönelikmişcesine,
toptan ortadan kalkmıştır. İktidarı ve muhalefetiyle, Devletin zirvesinden
başlayıp aşağı uzanan bir piramit içersinde yolsuzluk savları her gün
gazete sütunlarını doldururken artık bunları yalanlama girişimlerine bile
rastlanmaz olmuş, bu yolsuzluk örnekleri birer ibret dersi olmaktan çoktan
çıkıp birer yol gösterici niteliğini kazanmıştır. Rüşvet yiyen tapu
memurları, eskiden orman olan araziler, yanan–yakılan ormanlar vb.
Erdem’in bunca can verdiği bir genel ortamda, hangi alandan olursa olsun,
belli başlı nitelikleri erdemlilik olan güçlü Turizmcilerin bol yetişmesi
de beklenemez. Yetişmeye yüz tutanların da bunca erdemsizlik karşısında
çabalarından umutsuzluğa düşmesi, her zaman suçlanacak bir tutum değildir.
Üstelik, kimi aydınlarımızın gaflet uykusu böylesine bir ortamda dahi
dağılabilmiş değildir. Son zamanlarda, kimi aydınların kaleminden ”Okumanın
artık bilginin tek kaynağı” olmadığı, şimdi ”Dünyada görsellik çağının
yaşandığı”,dolayısıyla ciltlerce kitabın bilgisayarlara sığdırılabildiği
bir dönemde” kitap okumanın pek vahim sayılmayabileceği” gibi görüşler
okumaktayız. Herhalde iyi niyetli olan bu yazarlarımıza ve yorumcularımıza
göre artık insanlar”çağın gereği”, kitapları ellerine almak yerine
bilgisayar ekranlarının başına oturmayı yeğleyebilecektir.
Gafletin belirginleştiği nokta şudur: Okunacak metin ister kitap biçiminde
olsun, ister bilgisayar ekranından ya da beyaz perdeden yansısın, okuma
alışkanlığı ya da okuma isteği denen şey değişmez. Başka deyişle kitap
biçimindeyken okutulmayanın, bilgisayarın düğmelerine basarak
okutulabileceğini sanmak, okumanın özünü bilmemektir. DVD'si olan bir
kişinin bir okur olamamışsa eğer, örneğin Dostoyevkski’nin Suç ve
Ceza’sının kitabını satın alacak yerde - varsa dramatize edilmiş biçimini
yeğleyeceği doğaldır ama o kişinin diskete geçirilmiş olan sayfaları satın
alıp okuyacağına inanmak ancak gaflet olabilir!
Gelgelelim ülkemizdeki bu gafletin aslında şaşırtıcı bir yanı yoktur çünkü
tıpkı televizyon ekranları gibi, bilgisayar ekranları da Türk toplumunun
kimliğinde, kültürel altyapısını henüz temellendirememiş, okuma geleneğine
doğru dürüst dayanmayan, düşünce üretimini yeterince değerlendiremeyen bir
toplumu hazırlıksız yakalamıştır. Televizyon ilk çıkışıyla birlikte bütün
dünyada insanları kitaplardan, sinema ve tiyatro salonlarından geçici bir
süre için-değişen ölçülerde-uzaklaştırmıştır. Ne var ki Batı’da bu
uzaklaşma, dediğimiz gibi geçici olmuş, Batı insanı program seçme, düğmeyi
kapatma ve kitabına ya da gazetesine dönme, sinemasına ya da tiyatrosuna
gitme bilincine yeniden varabilmiştir. Oysa ülkemiz gibi okumanın ilk iki
yüz kalem gereksinimin dışında kaldığı bir ortamda kitap televizyondan
gerçekten büyük bir darbe yemiştir.
Aynı durum şimdi bilgisayar içinde geçerlidir. Daha ilkokul çağındaki
çocuklarını kitaba alıştırmak için evlerine birkaç kitap rafı yaptırmayı
“fuzuli masraf” olarak gören aileler, günümüz fiyatlarına göre bilgisayar
almayı “çağın gereği”saymaktadır.
Bilgisayar, elbet çağın gereğidir, tıpkı televizyonun da çağın gereği
olması gibi ama bunlar başka gereklerin yerini olur olmaz tutmaya
başladıklarında, kültür ve bilgi yoksullaşması da kaçınılmazdır.
Türk halkına görselliği öğütleyen yazar ve yorumcularımıza gelince, bu
konuda ayrıca öğütlere hiç gerek bulunmamaktadır çünkü Türk halkı, zaten
hem görselleşmiş, hem de işitselleşmiştir. Kitap ise ortamımıza zaten her
zamankinden daha yabancıdır.
Günümüz Batı dünyasına gelince, bu dünya hala yıllık kitap basım ve satış
sayılarındaki yükselişleri kültür adına önemli bir gösterge saymakta, bu
bakımdan, bizim kadar”görselleşmemiş”olması nedeniyle herhalde bize oranla
geri kalmış(!)bulunmaktadır.
Bu nedenle matbaanın ülkemize gelmesinde üç yüz yıllık gecikmeyi bugünkü
gibi yalnızca dört yüz yıla çıkarmakla asal yetinmemeli, 2000'li yıllarda
bu farkı beş yüz ya da altı yüz yıla çıkararak yeni bir yüz yıla artık
sayfa hışırtılarının hiç duyulmadığı bir ülke kimliğiyle adım atmalıyız.
”Muasır medeniyet seviyesine” varamamamızın tek yolu zaten budur!
Anıl Ergöz'ün Turizm Forumu'nda daha önce yayımlanan yazıları
|