www.turizmforumu.net



12 Eylül Çocuklarıyız Biz

Cem POLATOĞLU
www.baracuda.com.tr
cem@baracuda.com.tr

20.12.2006

Cem Polatoğolu'na dair 1977. iTÜ Gemi İnşaatı Fakültesi’ni kazandım. Babamın vefatının henüz kırkı dolmamış. Ben Ankara ana kucağından İstanbul cehennemine geldim. Sağ-sol çatışmalarının en yoğun yaşandığı dönem. Okul kayıt işlemleri tamam. Kalacak yer de buldum. TCDD Sirkeci Öğrenci Yurdu. 12 kişi bir oda (koğuş)dayız. Okul ise Gümüşsuyu’nda. Gidiş otobüsle Taksim ama dönüşte rota ekonomi ve eğlence olsun diye Beyoğlu, Galatasaray, Zürafa Sokağı'na bir göz atıp Galata Köprüsü ve Sirkeci. İlk geceler Sirkeci Öğrenci Yurdu civarında yaptığım “Çevre tanıma” gezileri istanbul’un diğer yüzünü erken tanımama vesile oldu. Gözüme çarpanlar telefon kulübesinde kadın, ara sokaklarda döviz, kaçak sigara ve uyuşturucu pazarlayan tacirler ve sanki bir yere yetişecekmiş edası* ile önünden hızla geçtiğim, o zamanki Sirkeci 1.Şube'den (Sansaryan Han) gelen bağırışlar.

*Nedenini daha sonra algıladığım, büyüklerimizden ilk öğreti de “Asla polisin gözüne bakma.”

Yurtta, hafta içi sabah ve akşam yemekleri var. Yemekten sonra ağabeylerimiz iki saat mecburi “etüd” adı altında siyasi eğitim veriyor. Anlamıyorum birçok kelimeyi ve cümleyi. Proleterya, komün, oligarşi, ajite, burjuva, lümpen, emperyalizm, ajan provakotör v.s. Aptal, aptal dinliyorum ama herkes anlıyor gibi baktığından, ben cesaret edip soramıyorum bu her cümlede iki, üç tanesi kullanılan kelimelerin anlamını. Üçüncü haftada elime kalın bir kitap (Kapital) tutuşturdular. “Oku bunu! Haftaya tartışacağız seninle kitabı.” Her akşam okuldan gelir gelmez kitabı açıyorum. Birinci, ikinci sayfa... Boğuluyorum. Anlamıyorum. Bitmez tükenmez ağır cümleler. Anlaşılmaz kelimeler. Offff. Bitirmeliyim bu kitabı. Bitirmeyi bıraktım, anlamalıyım. Onu da bırak bir de tartışmalıyım... imkansız... Bu hafta başlayacak vize imtihanı için henüz derslerimi dahi çalışamamışım. Bu kitap okuma işi de nereden çıktı şimdi? Kitabı yanıma aldım. Gündüzleri de anfide kitabı çalışıyorum, ders dinlemek yerine... Geceleri de masada çökene kadar kitabın başındayım... Olmadı, dörttte birini dahi bitiremedim kitabın. Vakit doldu. “Etüd” zamanı. Abilerim sordu. “Evet Cem." "Anlat bakalım.” Ehh.. şeyy. bitiremedim. Dersler v.s. ... “Peki, sana bir hafta daha müddet. Haftaya hazır ol. Yoksa yaptırım uygulamak zorunda kalacağız.” Yaptırım mı? Ne gibi yani?... Hani ortaokulda derslerde kötü falan gidersek özel hoca tutardık ya. Acaba bunda da olur mu öle bişi acaba? Olur valla. Gittim kendime yakın bir ağabeyime. Dedim "Sen okumuşsundur. 1) Kitabı özetle. 2) Bana bi sözlük yapmama yardım et. Ohhh beee... Yırttık. Etüd zamanı. Başladım ezberlediklerimi anlatmaya. Her cümleye “Bu anlamda, son tahlilde, somut durumun somut tahlili” diye başlayıp sözlükten de iki değil, 3-5 kelime sıkıştırarak harika bir sunum yaptım. Ben bile kendimi alkışladım sonunda. İlk imtihanı geçmişim. Şimdi sıra pratikteymiş. “Pratik?” o da nedir ya? Yazıya çıkacaksın!.. Yani duvar yazısı yazma görevi. Ne yazcaz? “Kahrolsun Oligarşi” “Emperyalizme Ölüm”... İyi de abisi, ben daha bunları tam anlamını bile bilmiyorum. Ne yazması. Zaten okuyoruz, duyuyoruz. Duvar yazısı yazanları ya karşıt görüşlüler “zımbalıyor” ya da polisler yakalayıp yakın yer sirkeci Sansaryan Han’da bağırttırıyor. 1.Şube'nin önünden gelip geçerken hep merak ettim insanların neden bağırdıklarını, ama yaşayarak öğrenmeye hiç mi hiç niyetim yok.

Ertesi gün eşyalarımı da alarak yurttan ayrıldım. Geçici olarak Harbiye’de bir arkadaşımın evine yerleştim. Henüz üçüncü gün. Polis bastı. Apartmandan şikayet gelmiş. Örgüt evi imiş orası, biz de örgüt üyesi. İşin komiği, diğer iki arkadaşım benden beter “Burjuva”. Vizyonda hangi film varsa giyim, kuşam, saç aynen filmin jönü. O günler “Saturday Night Fever” vizyonda, John Travolta ise başrolde. Arkadaşlarımın, bırakın “favorileri” nin çenelerine kadar sarkmasını, yürüyüşleri bile dans eder gibi. Tabii polis abiler hemen anladılar “Örgüt üyesinin hangimiz olduğunu”... Bir haftalık zorunlu ikametin ardından “Pekişmiş” olarak Sirkeci’deki yurduma döndüm. Yerim bana kelimelerle hava atanları. Yürüyüşüm bile değişti. Kıdemli olmuştum artık. Bir saygı, bir saygı... Sakal bile bıraktım. Kasket, tespih ve yeşil kapşonlu parka ile imajımı tamamladım. Ağır abi durumları yani. 12 kişilikten 4 kişilik odaya terfi ettim. Neden içeri girdiğimi ayrıntılı olarak anlatmanın gereği yok. Kimse de sormaya cesaret edemiyor ayrıca. "Bu adam ufak işlerle uğraşmıyor," diye düşünseler gerek, bırakın yazıya çıkmayı, bir kere dahi etüde katılmamı istemediler. Yanaşıp ağzımdan laf almaya kalkanlara en bi gizemli halimle ve küçümseyerek “Hadi herkes işine” bakışımı kullanıyorum.

Öğrenim gördüğüm Gemi İnşaatı Fakültesi’nde, sadece bir kız öğrenci vardı. Bu nedenle kız öğrenci yurtları yakınlarındaki kıraathaneler okul çıkışı en uğrak yerlerimizdi. Birgün kıraathanede kız arkadaşlarımızı beklerken büyük bir kavga çıktı. Mesele kız kavgası. Kaldık arada. Kapılar tutuldu. Polis geldi. Aldı hepimizi. Haydii... Fişlendik ya, bir beni ve iki-üç çocuğu alıkoydular. Kıdemim gitgide artıyordu. Öğrenci yurduna dönüşüm muhteşem oldu. Hani mümkünü olsa yurtta 4 kişilik odadan bu kez “kral dairesi”ne terfi edeceğim.

Yaz ayı, staj ayı. Tebdili mekanda ferahlık vardır. Ablamlar İzmir Aliağa’da çalışıyor. Ben de Karşıyaka Tersanesi’ne yazıldım staj için. Hıdrellez zamanı. İzmir’de bir başkadır Hıdrellez. Eğlencesi, Rituelleri ile yaşamaya değer. Üç erkek, bir kız arkadaş eğlenceye dalıp kız arkadaşın öğrenci yurduna giriş saatini (Kadifekale Kız Öğrenci Yurdu) atladık. Bırakmak olmaz. Sokağa çıkma yasağı da var. Girdik bir meyhanenin bahçesine: Banklarda karşılıklı oturuyoruz sessiz sessiz. Bir hışırtı duyup kafamı kaldırdım; Bekçiler!. O zaman geceleri sokaklarda bekçiler vardı. Silahları doğrulttular. Kalkın! N’apıyordunuz lan burda? Bööle bööle. Anlattık. Hele gelin bakalım. Aldılar bizi boş bir araziye. Kızı ayrı bir köşeye bizi ayrı bir köşeye. İnandılar “Anarşist” olmadığımıza. Ammaaa, Hanginiz ulan bu kızın sevgilisi? (bu sorunun aslı: Hanginiz S...yo lan bu kızı?) Açın ellerinizi.. KÜÜÜT. Bacaklara KÜÜT... Sabaha kadar. En çok da bana. Kız benim karşımda oturuyormuş da benim tipim onun sevgilisi gibi görünüyormuş. Onla yatıyor-kalkıyor muymuşum. Kız bakire miymiş? Konuşşş. KÜÜT... Gün doğarken bizi serbest bıraktılar. Sabah, arkadaşımızın babası olan Cumhuriyet Savcısına olayı anlattığımızda “Bundan bişi çıkmaz” demesi beni elimden, bacaklarımdan daha çok acıtmıştı. Hala avuçlarımda ve bacaklarımda cop patlağı izleri durur.

Dönem başı yine Sirkeci Öğrenci Yurdu'na döndüm. Avuç ve bacaklarımdaki izler, apoletlere bir yıldız daha eklemişti sanki. Bacaklarımdaki izler gözüksün diye sabah akşam yurtta şort giyiyorum. Eller zaten meydanda. Gözlerden okuyorum. Len helal olsun, ne yaptıysa adam. Baksana gördüğü işkenceye. Yine de dimdik ayakta.

O sene dönem sonra İTÜ’ nün kendi yurdu açıldı. Adı, Abdi İpekçi Öğrenci Yurdu. Maçka’da. Nişantaşı’na iki adım. Tam benlik. Cafeler, barlar, butikler, şık hatunlar... Yazıldık hemen. Odalar dörder kişilik. Hem sınıf arkadaşlarımdan da çok kişi var orada. Bin kişilik bir yurt. Orada da iki günün biri “etüd” var ama o kadar kalabalık ki. Bize “eğitim!” anlatılırken dahi çaktırmadan arkada pişti oynayabiliyoruz. Ancak o ne? Yurt her gece kurşunlanıyor. Yurttan vurulanlar, ölenler dahi oldu. Örneğin yan odadaki Suriyeli bir çocuk. Hiç de bu işlerle alakalı olmayan biri. Bir akşam odadayız “ağabey” lerden biri girdi odaya. “Nöbet sırası sizde” dedi. Ne nöbeti? Kimimiz en üst katta, kimimiz dışarıda nöbet tutacakmışız. Olası “Düşman” saldırısına karşı gerekli birimleri uyarmak için. Haydaa, Benim ne kadar “Kıdemli” bir adam olduğumu bilmiyorlar ki bu yurtta. Yoksa bana böyle “Ufak tefek” işler yaptırırlar mıydı? Nitekim, açılalı bir sene dolmadan yurdumuz “Tadilat”a, okulumuz boykota girdi. Bir sonraki sene (1980) Topkapı Atatürk Öğrenci Yurdu’na geçtik.

Burada bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. Yurt üç bin kişilik. İç taraftaki tuvaletlerin lambaları, odalardakiler patladıkça yer değiştiriyor. Bu nedenle tuvaletler zifiri karanlık. Hepsi “Alaturka” zaten. Yani hacet ederken bile hizayı tutturup tutturamadığımızı ancak “şlop” sesinden anlayabiliyoruz. Pisuvarları ise kimse kullanmıyor. Direkt büyük tuvaletler kullanılıyor. Çünkü o karanlıkta hizalama derdi yok. Neyse. Sıcak su haftada bir veriliyor. Biz, birkaç arkadaş dışarıdan gelen ışıklar yardımı ile girişteki lavabolarda çamaşır yıkıyoruz. Filistinli sınıf arkadaşım Mehdi, büyük hacetini gidermek üzere ilk baştaki tuvalete girdi. Hani, biraz ışık gelsin diye de kapıyı açık bırakıp bizi nöbetçi kıldı. Bir ara ufak hacetini gidermek amacıyla hızla içeri giren bir delikanlı bizim "Hyooop durrr." dememize fırsat bırakmadan içeri daldı. Tuvaletten gelen glup, hılk sesleri üzerine de aynı hızla dışarı kaçtı. Offf... Mehdi’yi düşünüyorum. Tam karşısında ışığını kesen bir siluet. Kafa hizasına yaklaşan bir uzuv. Ve suratına nişanlanan sidik. Nutku tutulur adamın be. Sırılsıklam bir halde, pantalonunu çeke çeke, Yarım Türkçe ile “Kimin ağzına s...nı” soran Mehdi’ye gülmekten cevap dahi veremedik.

Aradan birkaç gün geçti. Yurttayız, sabaha karşı büyük bir gürültüyle uyandık. 12 Eylül !!! Yurdun içi jandarma dolu. Bahçeye dizildik teker teker. Akşama kadar sürdü aramalar, tutuklamalar. Aman Allahım. “Bu sefer nasılsa tombala bana vurmadı.” dedim... dedim de aynı akşam yabancı bir arkadaşa derslerinde yardımcı olabilmek amacıyla kütüphanedeyim. Jandarma bastı. Pankart asılmış kütüphanenin kapısına. Hoop içerideyiz. Bu sefer öyle haftalık da değil, aylık zorunlu ikametteyiz. Mahkemeye çıktık. Anlattık hakime “Ya pankartı biz assak ne işimiz var sonra da kütüphaneye girip ders çalışalım?” Sol başparmağımdaki “Kapı pervazı sıkışması” sonucu düşmüş tırnak izi hatırası o döneme aittir. Kıdeme bak. Bir daha Öğrenci Yurdu mu, tövbe billah. Sağolsun, babası babamın arkadaşı olan Hayrettin Belli isimli okul arkadaşım Kozyatağı'nda kendi oturduğu apartmanın yan dairesini kiralayabileceğimizi söyledi.Toplandık üç-beş arkadaş. Kiraladık evi. Arkadaşımın babası Mihri Belli. O sıralar İsveç’te sürgünde ama Annesi Sevim Abla gerçek anamız gibi bakıyor bize. Kapıda 24 saat “Devriye”ler; kapı, pencere, telefon dinlemeler, dürbünle gözetlemeler. Oysa içerisi gırgır kıyamet. Biz siyasetin “S” sini konuşmuyoruz. Öğrencilik hayatımın en enteresan günleri bu evde geçti. Kısmet olursa birgün Kozyatağı anılarımı ayrıca dile getirmek isterim. Şimdilik 12 Eylül’den bu kadar.

Sevgilerimle


Cem polatoğlu'nun önceki yazıları:


Cem polatoğlu'nun Turizm Forumu'nda yayımlanan tüm yazıları
Baracuda Tour www.baracuda.com.tr
Sayfayı
Yazdır Kaydet Kapat
www.turizmforumu.net
info@turizmforumu.net