www.turizmforumu.net



18. Genel Kurul üzerine düşünceler...

Deniz TÜFEKÇİ
deniz@seventur.com.tr


28.11.2007

Deniz TÜFEKÇİ Yıllar önce dışında kalmaya karar verdiğimiz bir oyunda, tarafların arasına girip herhangi birinin amacına ulaşmak için hazırladığı planları şu veya bu şekilde bozabilecek eylemlerden özenle kaçınmaya çalışırken genel kurul öncesinde söyleyemediklerimi, yazamadıklarımı hem hata olarak gördüklerimi aktarmak hem de geleceğe ışık tutmak adına düşünce ve önerilerimi değerli seyahat acentası sahip ve yöneticileri ile paylaşmak istiyorum.

Söylemek istediklerimin bir kısmını genel kurul salonunda seslendirmeye çalıştım, ilgilenenlere konuşma metnini sunabilirim ama geleceğimizle ilgili kararların, görüşlerin seslendirildiği genel kurula, öncesinde hazırlanan değerli meslektaşlarıma da çoğu acı gelecek gözlem ve düşüncelerimi aktarmakta yarar görüyorum.

Genel kurul öncesinde, sırasında ya da sonrasında kimseden yana değildik. Kimsenin de kendinden yana olmamızı beklediğini sanmıyorum.

Genel kurulun ardından TÜRSAB merkezinde 60 kişiye yakın, içlerinde iki eski başkanın da yer aldığı, çoğu geçmiş yıllarda TÜRSAB'ın yönetiminde, denetim,disiplin, BYK yönetimlerinde, komitelerde görev almış meslektaşlarımızın, yedi yıldan beri mesleğimiz içinde olanından 70 yaşını geçmiş olanına kadar herkes tek bir şeyden yanaydı, tek bir şeyin tarafıydı, TÜRSAB'ın!..

O tabloyu görmek, herkese göstermek, geçmişte birbirilerine karşı genel kurullarda mücadele etmiş, aynı listelerde buluşmuş, ya da ayrı listelerde, demokratik çerçevede mücadele etmiş meslektaşlarımızın tavrını sadece üyelerimize değil, başka sivil toplum örgütlerine, meslek kuruluşlarına da sunmak gerekir.

Genel kurulda divan başkanlığını yürüten Talha Çamaş'ın yeni seçilen yönetim kurulu üyelerine, eşlerinin şimdiden onlara ayıramayacağı vakit nedeniyle gönüllerini alması dileğiyle hazırlattığı çikolata paketleri, sektörümüzün temsilcilerinin ne kadar kibar, olgun, düşünceli ve kadirşinas olduklarının da yaldızlı belgesiydi.

Üç bölüm halinde hazırladığım metni, bana yanıt verilsin amacıyla değil, gelecekte doğruların yapılmasına katkıda bulunmak amacıyla sizlere sunuyorum.

Baştan söylemekte yarar var. TÜRSAB yönetimlerine aday olan tüm meslektaşlarım son derece uygar, insani yönleri gelişmiş, mesleğini seven onurlu, dürüst insanlardır. Aşağıda yazacaklarım, onların kişiliklerine yönelik bir eleştiri ya da onları bu tür çabalardan gelecek yıllarda vaz geçirmeye yönelik bir amaç taşımamaktadır. Varlıkları bize her zaman güç katmaktadır. Daha iyi, daha yararlı olmaları, dersler çıkarmaları açısından eleştirildiklerini bilmelidirler.

I.

Kayıtlara göre dört bine yaklaşan, içlerinde döviz kazandırıcı hizmet verenlerin sayısının beş-altı yüzü geçmediği, görünüşe göre bu ülkenin en eğitimli, en çok seyahat eden, en çok dil bilen, en görgülü, en bilgili, en sosyal vs. vs. seyahat acentası sahibi, yöneticisi ki bunlardan 500-600 kişi salonda yerlerini aldığı, oy kullanan üye sayısının ise tarihi bir rekor kırarak 1500'e yaklaştığı bir genel kurul daha geride kaldı.

GÜNDEM!!!

Kağıt üzerinde resmi genel kurul gündemi olarak yazılanların, yani formalitenin dışında bir gündem oluşturma konusunda pek de becerikli olmayan muhalefet!.. liderleri (bundan böyle ekip başı demek daha doğru olacak), gündem yaratmama konusundaki kararlılıklarını salonda da sürdürmüşler, bu konuda biribirilerine sıkı destek vermişler, hiç bir konuda farklı düşünmediklerini göstermeye devam etmişlerdir.

Yönetimi elinde tutan, tekrar göreve devam etmesi konusunda genel kuruldan onay alan Başaran Ulusoy ve ekibinin gündemi aşağı yukarı belliydi. Gündemi aslında bundan sonra uygulayacağı yöntemiydi. TÜRSAB'ı diğer turizm meslek örgütlerinin yanında, biraz daha ön plana çıkartıp sözcü durumunu getirmede bir adım daha ileri gidebilmek, TÜRSAB'ı maddi anlamda gelir durumu iyi olan bir kurum haline getirmek, medyayı kullanarak kamuoyunda gerçeğinden daha cüsseli bir görüntü verirken dinamizmini de yaratmak.

Geçen dönemde atılan adımların yönü bu şekilde olduğu gibi Başaran Ulusoy, yeni dönemin ipuçlarını da hem faaliyet raporunu okurken hem de eleştirileri yanıtlarken gelecekte, TÜRSAB'ın kurumsallaşmada hızlı adımlar atıp geldiği noktadan daha etkin bir biçimde siyaset ve siyasetçiden beklentilerinin görüşüleceği düzlemi de deklare ediyordu.

Bu gündemini önce genel kurulun onayına sundu, sonra da ilginç bir laf etti. "Bu güne kadar TÜRSAB'ı ben idare ediyordum, artık yönetmeye başlayacağım," Bu tümcenin açılımına ilerde değineceğim.

Diğer adayların elle tutulur, dişe dokunur bir gündem önerisi, üzerinde basa basa durdukları bir konu var mıydı?

Olaya Semih Selimoğlu'nun, İskender Çayla'nın, Aydın Yaylacıklılar ya da Emir Günaydın'ın penceresinden bakanların, onların web siteleri ya da program kitapçıklarına göz gezdirenlerin hayal kırıklığına uğradıkları görülmektedir.

Bu arada, iki kişinin hakkını yememek lazım. Aday olmadığı halde IATA ile ilgili sorunları tüm deneyimsizliğine rağmen gayet güzel bir biçimde genel kurula taşıyıp tek başına gündem yaratan ve genel kurul üyelerinin desteğini alan Selma Yılmaz, yönetime aday olan ekip başlarının yapamadığını yapıp genel kurula damgasını vurdu ve genel kurulun ardından TÜRSAB IATA Komitesi'nin uğraşısıyla sorunların çözümünde önemli bir pay sahibi oldu, TÜRSAB'ı motive etti. Kutlanması gereken bir meslektaşımız olarak kayıtlara geçti. Diğeri ise kendi kişisel gündemini yaratmak için gayret gösterip en azından 20- civarında kişiyi(aldığı oy 21'di) konuşmasından sonra etrafına toplayan iki aylık turizmci Yılmaz Sönmez idi. Asıl işi olan bilgisayar konusunda anlattıklarıyla kişisel reklam yapma aracı olarak, işini tanıtma aracı olarak genel kuruldaki kürsünün mikrofonlarını nedense uyarı bile almadan kullandı. Öyle ya da böyle, sanırım Selma Yılmaz ve Yılmaz Sönmez, amaçlarına kendi gündemlerini yaratarak ulaştıkları gibi, Başaran Ulusoy ekibine karşı liste çıkartan başkan adaylarına(!) da küçük bir ders vermiş oldular.

ADAYLAR...

Aydın Yaylacıklılar, gönlünde yatan aslanın artık daha fazla gönlünde kalmasına tahammül edemeyerek Başkan(!) adaylığını daha önceleri görülmemiş bir tarihte, seçimden altı ay kadar önce, kendi kurduğu ve yönettiği internet sitesinde açıkladı.

Aydın Yaylacıklılar TÜRSAB yönetimine aday olduğunu yıl içinde yaptığı toplantılar, yazdığı yazılar, o toplantılarda yaptığı konuşmalarla zaten kamuoyuna hissettirmişti.

Sonra Rıza Epikmen, ben rüştümü ispat ettim dercesine, Başaran Ulusoy'un aday olmayacağını düşünerek pek de kimseye danışma ihtiyacı hissetmeden adaylığını açıklayıverdi. Bir müddet sonra da kendine olası en güçlü rakip olarak Rıza Epikmen'i gören ve dişine göre olduğunu sanan Semih Selimoğlu adaylığını açıkladı.

Aday sayısının üçte kalmayacağını herkes biliyordu. Bundan sekiz sene önce aday olmayı düşünen ama olmayan, kendini bu günlere saklayan İskender Çayla, profesyonelce bir tanıtım yaparak, iyi planlanmış bir ürün tanıtım yöntemiyle kendini ve programını kamuoyuna sundu. Aday zincirinin son halkasını tamamlayan Emir Günaydın, sahnede en son yerini alan başkan adayı(!) olduğunu duyurdu. Aslında adaylar arasında en bilgisizi, deneyimsizi olmasına rağmen adaylık konusunda ondan Başaran Ulusoy bile daha deneyimli değildi.

Belediye başkanlığı, milletvekili adaylığı dahil(muhtar ya da apartman yöneticiliğine aday oldu mu, onu bilemiyoruz), seçimin olduğu her yerde ve de her koşulda aday olması ona bir ayrıcalığı daha baştan kazandırmıştı. Genel kurulun toplanmasına 15 gün kala her ne kadar bir araya gelip anlaşmadıkları söylenen adayların Başaran Ulusoy'un karşısında her konuda, başkanın kim olacağı dışında anlaştıkları ortaya çıkmıştı.

Aydın Yaylacıklılar, bu tabloyu kendince ve ağabeyleriyle değerlendirip sitesine kayıtlı üç yüz küsur seyahat acentasının da kendine oy verme gibi bir misyonunun olmadığını görünce, gönlündeki aslanı tekrar, belki de bir daha hiç çıkarmamacasına kafesine sokma kararı aldı.

Aydın Yaylacıklılar, başkan adaylarının ''Başaran Ulusoy başımızdan ayrılmasın, bizi dilediği şekilde yönetsin'' ortak kararını hissedip kenara çekiliverdi.

Rıza Epikmen, bir müddet sonra herkes onun çalışmaya başlayıp il il dolaşıp kendini, programını anlatacağını düşünürken sanki iç güdüsel dürtülerle uzun bir müddet hareketsiz, eylemsiz kaldı, bazı şeylerin göründüğü gibi olmadığını, gördüklerinin de bir ay öncesine göre gittikçe farklılaşmaya başladığını hissetti. Bu arada bölük pörçük, örgütsüz bir yerel eylemler zinciri kendiliğinden oluşmaya başladı. Bir grup üye''Acaba Başaran Ulusoy'a baskı yaparsak sonuç alırmıyız,''türünden dileklerini yüksek sesle söylemeye başladı. Bu düşünceler uğultu halinde bölgelere yayılmaya başlayınca istisnasız herkes ''Rahatsız'' olmaya başladı. Bunların başında, her görüştüğüne kaç gününün kaldığını söyleyen, ailesini öne çıkartıp kendine haklı mazaret yartatmaya uğraşan, kafasında TÜRSAB ile ilgili hiç bir plana kendisini yerleştirmeyen Başaran Ulusoy'un kendisi geliyordu.

Zaman zaman kendisine dostça bu işi bir kez daha düşün babından söz söyleyenlere biraz sertçe, biraz da yorgun gözlerle hayır demekten kendini alamıyordu.

Ülkede genel seçimler bitmiş, yeni hükümet göreve başlamışken Ağustos ayının ortasında Başaran Ulusoy, bir yandan eşyalarını paketleyip kendi ofisine taşıyor, diğer yandan kendini yeni hayatına hazırlama planları yapıyordu.

Uğultulardan rahatsız olan ikinci kişi, pek istifini bozmasa da Rıza Epikmen idi. Kendine bir yol çizmiş, planını -bir planı olduğunu kimseye bildirmese de, bunu kimseyle paylaşmasa da- rahatsızlığını belli etmeden gelişmeleri beyninde kaydediyordu.

Semih Selimoğlu, Aydın Yaylacıklılar, İskender Çayla; karşılarında Rıza Epikmen'i görmeyi beklerken birden bire tekrar Başaran Ulusoy'u görme gibi bir durumla karşılaşmaktan hiç hoşlanmamışlardı.

Kendileri aldırmaz görünse de taraftarları, ya da Başaran Ulusoy karşıtları, bu uğultulara tepki duymaya, ne oluyor, demeye başladılar.

Çok geçmeden Rıza Epikmen, nabız yoklaması ile tabloyu gördü ve bu dönem TÜRSAB yönetiminde görev almayacağını, Başaran Ulusoy ile görüşerek kendisince uygun olanın bu dönem aday olmamak olduğunu hem ona hem de gerekçeleriyle kamuoyuna deklare etti.

Başaran Ulusoy ise göreve talip olmadığını, kendi kararının değişmediğini, ailesine karşı da görevleri olduğunu ama ''Beni tekrar TÜRSAB'da görmek istiyorsanız, talebiniz konusunda atacağınız somut adımları tekrar değerlendireceğim,'' mesajını başta BYK başkanları olmak üzere yakın bulduğu tüm üyelere hissettirdi. Ona her koşulda, her zaman biat eden çok yakınındakileri bir kenarda, karar oluşturma sürecinde onları dışarda tutarak yönetimini topladı, bölge yönetimlerini topladı, profesyonel kadrosunu topladı, komiteleri, akil adamları, bağımsız gördüğü, kendi kontrolüne giremeyecek bir çok insanı, meslektaşını toplantılar yaparak dinledi ve adaylığını açıklamaya karar verdi.

Başaran Ulusoy'un karşısına aday olarak çıkacaklar bu duruma şaşırmışlardı.

Şaşkınlık hem hayal kırıklığı hem de çaresizlik kokuyordu. Başaran Ulusoy yandaşları, "Başaran"lar ile "Şaşıran"lar arasında geçecek bir seçim yarışından dem vuruyorlardı. Adı bende kalsın, '' Bilseydim başkanım sizin aday olacağınızı, biz bu işe hiç girmezdik'' diyen başkan adayı (!) bunun en tipik örneğiydi.

II.

MUHALEFET !!!!

Muhalefet ya da yönetime aday olan guruplar, aralarında kimin başkan olacağı konusu hariç her konuda birleşmiş, biribirini tekrarlayan, ya da ufak tefek eksiklikleriyle tamamlayan, aynı düzlemde, aynı söylemde hareket ediyordu. Ne herhangi birinde bir ''Kadro'' hareketı vardı, ne de kadro. Kim kimi buluyorsa, kim kendini ufak bir pazarlık sonucu yönetimde görmek istiyorsa, kim bu işe biraz gönüllü ise o kişiler listelere alındı. Seçime ilkesel bir birlik ile de katılan bir liste de yoktu. Öyle olmuş olsaydı, Rıza Epikmen'in Başaran Ulusoy'un listesinde yer almayacağını duyan bir aday'ın ''Gel başımıza geç, adayımız ol, ya da aramıza katıl'' türü çağrısı olabilir miydi? Hem sekiz yıllık yönetimin karşısına çık, yönetimi eleştir, beğenme, hem de o beğenmediğin yönetimin ikinci adamını içine almak, başına getirmeyi teklif et!... O zaman sormazlar mı adama ''Sen bu adamlara, bunların yöntemlerine karşı değilmiydin; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu; yoksa senin derdin turizm, mesleğin, işin değil, Başaran Ulusoy'un ta kendisi midir?''

Rıza Epikmen'in derdi seçilmek ya da yönetimde olmak olsaydı bu birliktelik sağlanabilirdi ama Rıza Epikmen, kamuoyu kararına duyduğu saygıyı hiç yitirmeyerek elinin tersi ile ve vakarla bu ve benzeri tekliflere hiç yüz vermedi.

Muhalefetin, hiç ön plana çıkarılmaya çalışılmasa da ortak hedefi yönetim filan değil, Başaran Ulusoy'un kendisiydi. Öyle olmasaydı, hiç Rıza Epikmen'e teklif götürülür müydü?

MUHALEFETİN YANILGISI!.. VE STRATEJİLERİ!..

Muhalefet, muhalefet derken kuşkusuz hepsinin kendine has özellikleri vardı. Hepsini bir torbaya koymak acaba ne derece uygundur?

Şekil olarak farklı görünse de, biçimsel konularda farklılaşsalar da özünde aynı temelde, aynı dürtüler üzerine kurulu ama belki ağır bir itham olarak görünse de güdük bir öz etrafında birleşen muhalefet karşımızdaydı. Zaten kampanyaları sırasında birbirleriyle aralarındaki farkları, farklılaştıkları noktaları hiç ortaya koymadılar, böyle bir çabayı gösterdiğini şimdi iddia eden varsa, bilmelidirler ki bu çabaları kamuoyuna hiç yansımadı.

''Başaran Ulusoy kötü(!)'' tezi üzerinde şekillenen stratejinin öte yanını hiç hesap edememenin acemiliğiyle seçim çalışmalarını yürüten muhalefet, işin öte yanı olan ''Yönetimin arda kalanı iyidir, yapılanlar iyidir vs. vs'' noktasını kabul etme durumunda olduğunu farkedemedi.İster istemez Başaran Ulusoy karşıtlığına odaklanan çalışmaların kitle önünde pek de inandırıcılığının olmadığını anlayamadılar. Temel yanılgı işte bu noktada ortaya çıkmıştı.

Diğer yandan, yapılanları yok sayan, değinilmeyen, ya da yapılanların tamamını tu kaka eden söylemin ters teptiğini hesap edemeden yürütülen seçim stratejileri de kitlelerin nezdinde kabul görmeyip iflas etmekte gecikmedi.

Ne var ki çok ciddi yolsuzluk, suistimal, gibi durumlarda bir yönetim ibra edilmez, böyle bir kuşku, şüphe, yaygın bir kanaat ne 17. genel kurulda görev alan, ne de geçmiş tüm yönetim kurulları için söz konusu edilmişti, ancak yönetimin ibrası için yapılan oylamada karşı listelerde yer alanların bir kısmı, bazı liste başları 17. genel kurul tarafından seçilen yönetim kurulunu ''İbra'' etmediler. El kaldırmadılar. İbra etmeyenlerin çok ciddi iddialarının olması ve bu iddialarını paylaşmaları beklenirken bunu da yapma gereği duymayan ekip başları, genel kurula katılan üyelerin tepkilerine muhatap oldu.

Başaran Ulusoy'un geçen dönem görev alan yönetimi ise yaptıklarını anlatma konusunda tam bir ''Özürlüler ordusu '' görüntüsü vermesine karşın muhalefet bu ortamdan da yararlanabileceği stratejiyi de oluşturma becerisi gösteremedi.

Görünen veya edinilen izlenilerimize göre ''Otoriter başkan'', her şeye tek başına karar veren başkan, demokrasinin olmadığı TÜRSAB...'' türü söylemler sorunların önündeki tek engelin Başaran Ulusoy olduğu savı, muhalefetin üyeler arasındaki etkinliğini daha en başta kırmaya yetmişti. Halbuki bu basmakalıp yaklaşımı öne sürmek yerine, sistem üzerine söylemlerini oturtabilseler, dışa dönük mücadeleyi temel platform olarak algılayabilseler, yek vucut siyaseti etkileyecek, bürokrasiyi yönlendirebilecek, kamuoyunu oluşturabilecek projeler üzerine yoğunlaştırabilselerdi söylemlerini, o zaman etkili olma şansları olabilirdi. Yanılgı ve hatalı stratejilerin temelinde ise yetersizlikten başka bir şey yatmıyordu.

Tabii, strateji diye bahsettiğim şey Başaran Ulusoy'un dışında hiç bir adayın üzerinde kafa yorup, plan yapıp ortaya koyduğu bir konu değildi.

İskender Çayla temel stratejisini ıska geçerken kişilere yönelik her hangi bir yargısını genel kurul öncesinde yansıtmamış, biçimsel stratejisini kişiler, kişilikler üzerine değil, kendi söylemleri üzerine oturtmaya çalışmıştır. Grubunun İskender Çayla ile aynı görüntüyü vermemesi ise onun bu konudaki çabasını boşa çıkartmıştır.

Muhalefet ekipleri ne 17. genel kurulda görev alan yönetimin yaptıklarını ele alıp teker teker eleştirebildi, ne yapılanlardan haberdar oldukları konusunda bir izlenim verebildi, ne de yapılamayanları, kendilerince bu yapılamayanların nasıl yapılacağı konusunda inandırıcı olmayı bir yana bırakın, her hangi bir söylemde bile bulunamadı.

Muhalefetin en temel yanılgısı ise geçmişle ilgili söylemleri ön plana çıkartıp yapılanları gündeme getirip onun üzerine geleceğin planlamasını, mühendisliğini kuramaması idi. Geleceğe dair en temel söylem ''Pazartesi kendilerinin TÜRSAB yönetimine geleceği'' idi.

Bu muhalefetin nemene bir muhalefet olduğu konusunda söylenen en acı söz ise espirili bir yaklaşımla ''Olsa olsa hava muhalefetidir, '' sözüdür.

Yine muhalefetin ortak bir stratejisi var mıydı sorusunu sorarsak evet, vardı diyebiliriz. ''Başaran Ulusoy nasıl başkanlığa nasıl devam eder?''

İskender Çayla, sektörümüzde çalışma yöntemleri, iş disiplini, bürokratik yeteneğiyle, kendi işinde gösterdiği başarısıyla herkesin değer verdiği bir meslektaşımız olarak, kendinden beklenen bir üretimle genel kurula hazırlanıp il il dolaşan, bunun da meyvesini seçimde ikinci sıradaki ekibin başı olarak aldı. Aslında, İskender Çayla tipi üyelerin her yönetimde görev alması TÜRSAB için son derece yararlıdır. Sorun bu değil, sorun liderlikte düğümlenmekte, liderliğin sonradan öğrenerek değil, başka yetenekler gerektirdiğini anlayamamaktaydı. İş yerlerimizde de zaman zaman çalışmasından çok memnun kaldığımız elemanlarımızı bir üst düzeye yükselttiğimiz zaman aynı verimliliği alamadığımız sıkça görülmektedir. Ne yazık ki o konumlarında ısrar edildiği takdirde, hem eski görevini yapan elemanımız hem de yeni tanımladığımız işinde aynı elemanımızı kaybediyoruz. Görüldü ki bir başka konumda çok başarılı olabilecek bir meslektaşımız başkanlık gibi bir konumda aynı başarıyı yakalamakta güçlük çekebiliyor. Toplumlarda liderliğin önemini, sadece seçimlerde değil, sosyal yaşamda da payının büyük olduğunu algılamanın önemini ders olarak görmekte yarar var.

İskender Çayla'nın programını bile okuma gereği duymayan ama onunla yaptığı bir görüşmede edindiği izlenime dayanarak bir meslektaşımızın biraz da espirili yaklaşımıyla vardığı yargı şuydu.''Bu iş kahveyle, çayla olmaz!..''

Kuşkusuz İskender Çayla'nın web sitesinde yazdıkları, diğer muhalefet adaylarınınkilerle kıyaslanmayacak derecede dolgun, haber dolu; hem düzen hem erişilebilirlik hem de biçimsel açıdan en doyurucu olan site idi ama diğer adaylarla kıyasladığınız takdirde.

Bir televizyon programında söylendiğinde dinlenebilecek entellektüel içerikte olmak dışında, üyesine her hangi somut bir öneri getirmeyen, dar kapsamlı, aslında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ait olan işlere soyunmak gibi, program demetinin üyeye doğrudan bir şey kazandırmayan içerik ve bu içeriği değiştirme, zenginleştirme konusunda uyarılara kulak tıkayan tavrını ısrarla korudu. '' Ben ne yapacağımı biliyorum, kimsenin aklına gereksinim duymuyorum,'' babında, öz güven içeren, ancak üyesi ile arasına duvar ören anlayışın eseri olan bir program ile başarılı olmak neredeyse olanaksızdı. Gündemi kavrayamamış, ağırlığı olmayan bir program taslağı olma noktasına bile erişmemiş yazın demetiyle varılan nokta pek de şaşırtıcı olmamalıydı.

İskender Çayla, programı ile yeterli ya da yetersiz, gündemi yakalamış ya da uzağına düşmüş, önemli değil; sektörde düzgün iş yapan, işini de iyi yapan, cesaretli, dürüst, çalışkan, demokrasiye inanmış, düşündüğünü doğrudan söyleyen, belki bir çok konuda deneyimsiz ama elini taşın altına koyarken birilerini hedef almadan sadece amacına yoğunlaşmış bir meslektaşımız olarak güzel bir örnek sergiledi. Ekibi ona destek olurken ne yazık ki programı ya da söylemi ile değil, Başaran Ulusoy ve onun yönetim anlayışına karşı olmaları nedeniyle onun yanında yer aldı. Açıkcası kendi ekibi içinde bile yalnız kaldı. Bunu bir eleştiri olarak değil ama bir saptama olarak, bu koşullarda daha iyisinin olamayacağını bilerek gözlemimi yansıtıyorum.

Semih Selimoğlu ile ilgili yukarıda strateji ve yanılgılar üzerinde söylediklerime ilave olarak söylenecek pek fazla şey yok. Rıza Epikmen'in adaylıktan çekilmesi ile birlikte o ve ekibi için bu genel kurulun seçim kısmı zaten bitmişti. Bu gibi ortamlarda seçim yaklaştıkça adayların çalışmaları hızlanırken Semih Selimoğlu, özellikle Başaran Ulusoy'un tekrar aday olacağını duyurması üzerine kampanyasının temposunu düşürüp ''Oldu bir kere, yola çıktık; ne yapayım, mecburen seçime gireceğiz,'' havasında seçime hazırlandı!..

Kendisini Başaran Ulusoy'un mirasçısı gibi görüp bir zamanlar içinde olduğu evin esas evladı olarak ne Rıza Epikmen'in adaylığını içine sindirebildi - ki onu bir ölçüde dişine göre, yenebileceği bir aday olarak gözüne de kestirmişti, ne de Başaran Ulusoy'un adaylığını kabul edebilmişti. Hatta yakın çevresinden '' Rıza Epikmen' in benim karşımda seçimi kaybedeceğini anlayan Başaran Ulusoy, mecburen tekrar adaylığını koydu,'' görüşünü yayıyorlardı.

Emir Günaydın Saf temiz bir Karadeniz uşağı görüntüsü, içtenliği, sınırlı turizm bilgisi, sınırlı meslek deneyimiyle beğenin ya da beğenmeyin, en az bin meslektaşımızın adını ezberlediği bir aday olarak genel kurula kimilerince olumsuz ama önemli bir damga vurdu. Bu yazıda bile adını en az 10 kez tekrarlayarak kişisel tanıtımına da katkı sağlamış olduk. Daha genel kurul toplantısına bir ay kala duyurusunu yaptığı web sitesindeki proje(!)leri ile sektöre ne kadar uzak olduğunu, ne 1618 Sayılı Yasa'dan haberdar, ne sorunlardan haberdar, ne mesleğin temel kurgularından haberdar görüntüsü verdi. internet sitelerinde açıkca yayınlanmasa da projeleri üzerinde yapılan yorumlar, projelerine ''Emirname'', '' listesine girmek için vallahi Cumhurbaşkanını araya sokacağım, kendisine emir erin olayım, emir kulun olayım,'' babından yapılan göndermeler, aslında bu genel kurulda ortamın hiç de söylenildiği gibi gerilmeyeceğinin sinyali idi. TÜRSAB'ı bir kurum, örneğin Çaykur gibi, seyahat acentalarını da Çaykur'un bölge bayileri, temsilcilikleri gibi görmesi, sanması en büyük yanılgısıydı. Kanunları değiştirip projelerini gerçekleştireceğim demesi, Nasreddin Hoca'nın "Koyunların çalıya takılan yünlerinden kazak öreceğim," demesinden pek de farklı değildi. TÜRSAB'ı hızlı trenden uçak filosuna, şehirlerarası otobüsçülükten rent-a-car filosu sahibi yapmaya, oteller zinciri, sigorta şirketi, kargo şirketi sahibi yapmaya, başkalarını da buna safça inandırmaya çalışması ile sektöre emek vermiş, yıllarca bu işle uğraşmış, deneyimli, birikimli, TÜRSAB'a her koşulda sahip çıkmış meslektaşların tepkisini çeken Emir Günaydın, aslında muhalifler kategorisine sokulmalı mı, sorusunu da akla getirmektedir.

Mesleğinde uzman, çok ciddi sorunlarla karşı karşıya olan, '' Burası tiyatro değil, benim vaktimi çalıyor bu çocuk,'' diyen bir çok kişinin tepki duyduğu Emir Günaydın, '' Yyurdum insanı '' karelerinde yer alacak saflık, iyi niyet, temizlik ve cesaretiyle genel kurula katılanların çoğunun gönlünde o yönüyle kuşkusuz iz bırakmıştır. Aldığı 55 civarında oyun bir kısmının diğer üç adaya tepki duyup ''oyum boş'a değil, Emir Günaydın'a gitsin bari,'' oylarından olduğu sanısı yaygındır. İzleyicilerin, üyelerin, Emir Günaydın'ın konuşması sırasında, olur olmaz yerde alkışlaması ise sanırım genel kurulun düzeyini koruma kaygısı gayreti olarak nitelendi.

Emir Günaydın'ı tüm meslektaşlarımızın iyi niyeti, sempatikliği, mertliği ve her şeyden önemlisi medeni cesareti nedeniyle kutlaması gerekir.

İNANDIRICILIK...

Bütün bunlar inandırıcılık konusunu genel kurula katılan üyelerin nezdinde gündeme getirmesi doğaldı.

Başaran Ulusoy'un adaylığını ona göre ''Sürpriz bir şekilde'' açıklaması ile daha baştan pes etmiş görüntüsü veren Semih Selimoğlu'nun diğerlerine göre ara kademe liderlik vasfına rağmen, kendine olan güvenini yitirmesi nedeniyle inandırıcılığı da ortadan kalkmış oldu. Kaldı ki Semih Selimoğlu, Başaran Ulusoy'dan hiç de aşağı kalmayan hitabeti, rahat davranışı ile diğer muhalefet listeleri sözcülerinden bir kaç adım öndeydi.

İskender Çayla'nın tüm üst düzey tanıtım çabalarına, toplantı üstüne toplantı düzenlemesine karşın, program adı altında sunduğu metinlerin kimseyi doyurmadığı, sığ bir düzlemde kedi ile kuyruğu arasında dolaştığı görüntüsünü veren söylemi ne yazık ki kitlelere güven vermekten uzaktı. Başaran Ulusoy ya da bir başka yönetimin içinde verilen, görevleri, çizilen hedefleri eksiksiz, en iyi şekilde yapabilir görüntüsünü verirken liderlik konusunda ne yazık ki benzer izlenimi yaratmakta yetersiz kalmış, bir lider olabileceğine kitleleri inandıramamıştı. Sadece karizmatik liderlik değil, ekip liderliği, önderliği konusunda da benzer tabloyu oluşturmuştur.

Aydın Yaylacıklılar, her ne kadar yarıştan yarı yolda çekilmiş ise de hem liderlik hem eylemsel program yoksunluğu, geleceğe yönelik, elle tutulur bir gündemi oluşturmaması, yeni bir ufuk konusunda bir tablo sunamaması gibi nedenlerle inandırıcılıkta sınıfta kalmış bir aday adayı idi.

Turgon, tursapnet gibi sitelerde veya bazı adayların web sitelerinde zaman zaman iddia edilenlerin bir temeli olmadığı, gerçek olmadığı anlaşılınca adayların inandırıcılıkları da sıfırlanır oldu.

Eleştirilerin sığlığı, yersizliği ise bir başka konu.

O kadar söylenecek, eleştirilecek konu varken ''Neden gemi işletiyorsunuz? TÜRSAB'ın işi bu mu?'' türünden eleştiri yönelten muhalefet, gemi bileti satma olanağına kavuşmuş, bundan ekmek yiyen 300 civarındaki meslektaşımızca acaba nasıl nitelendirildi? Efes'in ışıklandırılması sayesinde orada hem gece turist gezdiren hem teşvik(incentive) turları kapsamında orada iş yapma olanağı bulan meslektaşlarımız, acaba muhalefetin bu tür çıkışları için ne düşündüler dersiniz? Otel yapmak mı, tuvalet yapmak mı TÜRSAB'ın işi, diye eleştiri getiren muhalefet, hiç bir yönetim deneyimi olmadığını, bütün bunların acaba neden TÜRSAB tarafından yapıldığını merak edip hiç düşünmemiş anlaşılan. Onlar yapıldığı için bilet fiyatlarına, müze girişlerine zam yapılmadığını, her yıl daha farklı müzelerin de indirimli müzeler kapsamına alındığını düşünmemişler bile.

Düşünmeye de aslında gerek yok, sorsalardı yönetime, onlar da benim gibi öğrenirlerdi nedenlerini.

Kaçak acentacılık ile TÜRSAB'ın yaptığı mücadelenin boyutunu bile öğrenme gereği duymadan, hukuk servisine bir zahmet ''Kaç dosya ile bu yıl uğraştınız, kaçını sonuçlandırdınız?'' türünden bir soru yöneltselerdi benim gibi, ortalama günde üç dosyayı karara bağlattıklarını öğrenirlerdi. Sorunun üstüne gidilmemesinden değil, kaynağının yasa ile, yönetmelikler kanalıyla kurutulmamasından kaynaklandığını anlayabilir, konuşmalarının yönünü o konu üzerine çevirirlerdi. Otellerin, TÜRSAB yönetimi ve o yönetimin oluşturduğu değerli meslektaşlarımızın bir araya getirilerek Bakanlık mensuplarıyla, TÜRSAB hukuk departmanı ile beraber çalıştıkları yönetmelikte ''Artık ne yabancı tur operatörleri ile, ne de kar amacı güderek bir başka kuruluşa hizmet sunan (halkla ilişkiler ,tanıtım şirketi adı altında çalışan organizasyon şirketleri gibi)anlaşma yapmaları engellenmiş, yönetmelik taslağı'' son şeklini almışken Başbakanlık katında yönetmeliğe müdahele edilerek kaçak acentacılık yapanların ekmeğine yağ sürüldüğünü hiç biliyorlar mıydı?.Sıkıntıların kaynağı konusunda bile fikir sahibi olduğu görülmeyen muhalefet, acaba bu durumda ne kadar inandırıcı olabilirdi?

Ulusal Turizm Konseyi ile ilgili yaptığım konuşmayı bile anlamaktan uzak muhalefet adaylarının konu ile ilgisi olmayan''Ulusal Tanıtım Konseyi '' söylemini bana yanıt olarak vermesi, muhalefete soyunan değerli meslektaşlarımızın konularına hiç hakim olmadığını, turizm ile tanıtımın farklı kelimeler olduğunu acaba salondakiler fark edemeyecekler miydi?

2023 Turizm Stratejisi ile ilgili söylemimimi anladığım kadarıyla hiç takip etmemiş muhalefet listelerinden birinde yer alan değerli meslektaşım ''TÜRSAB bunun neresinde?'' diye aslında Bakanlığa, siyasi otoriteye yönelttiğim soruyu ''neden TÜRSAB bu projeyi hazırlamadı?'' babından bir yanıt vererek güya suyun üstüne çıktı ama projenin bir devlet projesi olması gibi bir niteliğinden bile haberdar olmadığını, hiç okumadığını, kaç sayfa olduğunu bile bilmediğini salondakilere göstererek söyleminin temelsiz, geçersi,z inandırıcılıktan uzak olduğunun farkına da varamadı mı?

''Ayda 800 milyar telefon masrafı yapan TÜRSAB yönetimi" söylemi, TÜRSAB'a F1'den ciddi zarar ettirdiniz ...iddiaları, belediyeden ofis açarken çalışma izni almanız gerekiyor.'' iddiaları ne yazık ki ufak bir araştırma yapıp bunu TÜRSAB yönetimine, muhasebesine, hukuk servisine merak edip soranların aldığı yanıtlar tam zıttı, inandırıcılık konusunda bu iddiaları öne sürenleri ve uzantılarının sınıfta kalmasına yol açmıştır.

Başaran Ulusoy ise hem gün geçtikçe kendini geliştirmesi, yetiştirmesi, öz güvenini üst düzeye çıkarması, ne dediğinin anlaşılmadığı o eski yılardaki konuşma yetene(ksizli)ğini, bir üst düzey politikacının konuşma düzeyine çıkarması ile muhaliflerine fark atarken rakiplerinin zaaflarını da bunun üstüne katarak seçim bölümünü hiç zorlanmadan, adeta rakipsizmişcesine tarihi bir fark atarak önde götürdü.

Ekip liderleri Başaran Ulusoy'un faaliyet raporu üzerine yaptığı konuşmayı iyi dinlemiş olsalar, gerekli notları alıp hem yapılanları geliştirme konularındaki önerilerini hem yeni yapmayı planladıklarını üyelere aktarıp konuşmalarından dolayı oy sayılarını artırabilirlerdi ama ekip başları, adaylar, son 20-25 günde konuşulan konular üzerine inşa ettikleri konuşmalarıyla ne yazık ki "ufuk"ları konusunda ciddi kuşku yarattılar. Kim iddia edebilir ki muhalefet listelerinden her hangi bir kimsenin konuşması nedeniyle o listenin oyunda ciddi, hatta ufak tefek artış oldu?.. Kimsenin!..

Ne rekabet kurumu karşısında kazanılan dava, ne yeni anayasa taslağı hazırlanması sırasında görüş bildirmesi, katkıda bulunması istenen TÜRSAB gerçeğine değinmemeleri, tek bir şeye işaret ediyordu. ''Adaylar günü bile takip etmiyor, sadece yeterki koltuğa oturalım izlenimi veriyorlardı.''

Genel kanı o idi ki Başaran Ulusoy, muhaliflerinin kendisine verdiği mükemmel destekle böyle bir farkı yakalayarak Türsab'da 7. dönemine başladı.

ÖRGÜT!.. ANLAYIŞI....

Genel kurul öncesinde yollara düşüp mevcut yönetime alternatif olmayı düşünen adaylar arasında en örgütlü ''görüneni'' kuşkusuz Aydın Yaylacıklılar görünüyordu ama örgütün içi boş, daha doğrusu her ne kadar sitesinde bir çok kişi kayıtlı olsa da, zaman zaman bu kişilerle toplansa da 350 civarında olduğunu söylediği acentacı meslektaşlarımızın söylenildiği gibi bir örgütlenmeye dahil olmadığı çok geçmeden anlaşılıverdi.

Yıllarca suskun kalıp mesleği ile ilgili hiç bir konuda görüşünü meslektaşları ile paylaşma gayreti içine girmemiş,bildiklerini, düşündüklerini şunu bunu üzme kaygısını taşıyarak açıklamamış, amacının üzüm yemek olduğu konusunda inandırıcı olamamış adaylara ne yazık ki meslektaşları bir ziyaret, bir tanışma, iki nutuk ile oy vermiyorlar.

Gündemi olmayan liderler, geleceğe yönelik inandırıcı, heyecan verici projesi olmayan kişiler, hatta gündemi bile takip etmekten uzak adaylar, örgütlenme konusunda yeteri kadar gönüllüyü de etrafında toparlama becerisini gösteremedi. Başaran Ulusoy ile şu veya bu nedenle arası açıldığı için muhalefet listesine adını yazdıranlardan oluşmuş listelerin nasıl bir örgütlenmeden ziyade, ne için örgütlendiği daha baştan belli olmuştu zaten.

Dilek ve temenniler bölümünde söz alan değerli meslektaşlarımızın bir kısmı son derece akıl dolu, yapıcı, mesleğimize ivme kazandıracak eleştirilerde bulunmuşlar, öneriler getirmişlerdir.

Özellikle muhalefet adaylarının bu konuşmaları bir ders olarak eğer gelecekte de adaylıklarını sürdürmek istiyorlarsa tekrar tekrar dinlemelerinde yarar görüyorum.

Tek örgütlü kesim Başaran Ulusoy'un önderlik ettiği kesimdi.

Neredeyse 300 kişilik bir ordu ile genel kurula hazırlanan Başaran Ulusoy, örgütlülüğü, karizmatik olmasa da başarıyla sürdürdüğü liderlik anlayışını kendi ''Has ekibinin'' de son derece başarılı çalışması yanında TÜRSAB'ı tüm birimleriyle harekete geçirebilmiş; karşıtlarının örgütsüzlüğü, hırsları nedeniyle kendine ciddi bir avantaj yaratmıştı.Bu tabloyu, Emre Pekin değiştirmek için çok uğraşmış, ancak hırsları akıllarından önde koşanların altında kalmaktansa bir kenara çekilmiş; sonucu, o bildiği sonucu seyretmekle yetinmiştir.

III.

TÜRSAB'DA NELER YAPILMALI;

Genel kurulun sadece seçim ile ilgili kısmı üzerinde bu kadar yazmamı belki garipseyenler olabilir. Alınabilecek bir ders varsa bu, TÜRSAB için bir kazançtır diye düşünüyorum.

Genel kurul boyunca konuşmaları dikkatle izleyenlerin ortak kanısı, muhalefetin genel kurula hiç bir ciddi hazırlık yapmadan geldiğinin saptanmasıydı.

Gündem yaratmayı bırak, mevcut gündemi bile takip etmemiş; onun üzerinde görüş bile bildirmeyen, sade konuşmacılar kadar bile konulara hakim görünmeyen muhalefet ekipleri, ekip başları ne yazık ki seçilecek yeni yönetimi de motive edememiş, bazı görevleri yeni yönetime ev ödevi olarak verememiştir. Başaran Ulusoy ise her zamanki beceriksizliğiyle yaptıklarını yine bölük pörçük anlatmaktan kurtulamadı. Sorun sadece anlatımında da değil, anlatmamasında, anlattıklarını da üyeleri yeterince bilgilendirmediği için, meslektaşlarımızın takip etmekte güçlük çektiği konular.

İletişim, bilgi oluşturup aktarma sorunu onun temel sorunu. Onun temel sorununun altında yatan tek bir gerçek ise ''kurumsallaşamama!..'' gerçeğidir.

Bu dönem onun olmazsa olmazı TÜRSAB'ı kurumsallaştırmaktır. Kurumsallaşma, tabela ile olmuyor, iş tarifleri ile olmuyor, kurumun adının çok duyulması ile olmuyor, bürokraside işlerin sürüyor olması ile olmuyor...

Ya nasıl olmalı? Bilgi üretiminin oluşturulması aşamasından başlayarak her kademede karardan etkilenebileceğini hesapladığınız herkesi işin içine bilgi vererek katmaktan başlıyor kurumsallaşma.

Bilgi paylaşımı, şeffaflığı, demokratik denetimi, hata sayısını azaltmayı, sürati ve içsel dayanışmayı, dışa karşı konudan haberdar üyelerle birlikte dışa karşı birlikteliği beraberinde getiriyor.

ABD'de bile her ne kadar güçlü başkanlık sistemi var görünse de arkasında çok daha güçlü ancak ortalarda görünmeyen kurumsal yapılar birlikteliği asıl yöneten durumundadır.

TÜRSAB yönetiminden, kuşkusuz, her üyenin farklı düzeylerde ve konularda beklentileri olabilir, ancak temel konularda kimsenin farklı bir bakışa sahip olabileceğini düşünemiyorum.

ÖNERİLER...

Üyelerin sorunlarının temeli, kaynağı politik iradenin ta kendisidir.

Hükümetler,ilgili Bakanlıklar ile iç içe, yakın işbirliği arayışı ve çalışma ile devamlı bilgilendirme içinde olarak, her sorunu takip ederek, siyasileri önereceğimiz çözümler konusunda ikna ederek, onları etkileyebilecek kamuoyu oluşturarak, lobileri oluşturarak, sektörün diğer bacaklarını yanımıza alıp devreye sokarak, ne kadar önemli olduğumuz konusunda onları inandırarak vergilendirme, doğanın korunması, tanıtım, sektörel korunma, gibi konularda sorunları aşma şansına sahip olabiliriz.

Ulusal Turizm Konseyi'nin oluşturulması, konsey içinde etkin bir konuma kavuşabilmemiz, karar noktasında olabilmemiz ancak bu şekilde sağlanabilir.

2023 Turizm Stratejisi ile ilgili ortaya çıkan yapıt(!) seyahat acentacılığı meleğini ortadan kaldırmak üzere hazırlanmış bir yapıt niteliğindedir.

Kültür ve Turizm Bakanı sayın Ertuğrul Günay, nedense (hayra' mı yormalı?) göreve geldiğinden beri bu yapıt ile ilgili tek söz etmemiş, görmezden gelmiş, göz ardı etmiştir.

Eski TÜRSAB yönetiminin hazırlamış olduğu, olumsuz ögeleri işaret eden görüşleri içeren raporunun bunda etkisinin olduğunu sanıyorum. Bu yapıt, hem turizmin yaşam alanını tahrip, hatta yok edecek unsurları içermekte hem de "Yeniden yapılanma" adı altında mesleğimizi ortadan kaldıracak, bu yolla da hem ülke turizmini yabancılara teslim edecek hem de ülkemizin ciddi gelir kayıpları ile karşı karşıya kalmasına yol açacaktır.

Çalıştaylar düzenlenmelidir.

İskender Çayla'nın dışında, bu konuda tek kelime eden bir aday ne yazık ki ortaya çıkmamıştır. mesleğimizin geleceğini, ülke turizminin geleceğini, günlük iş yaşamımızı etkileyebilecek her konuda ilgili meslektaşlarımız başta olmak üzere hukukçular, bürokratlar, bilim adamları, akil adamlar, yönetimin ilgili unsurları ile birlikte yıl içinde toplantılar yapılmalı; sorunlar konuşulup çözümler üretilmeli, yönetime politika önerileri, strateji önerileri oluşturmalı ve genel kurul kararları olarak yönetime iş olarak, görev olarak sunulup takibi yapılmalıdır.

Turizmin geleceğinde üç unsur söz sahibi olacaktır.

Bunların başında internet üzerinden yapılan satışlar gelmektedir. Klasik satış acentalığı sistemi dünya üzerinde yok oluşa doğru gitmektedir.

İkinci unsur televizyondur. Almanya, Hollanda, İngiltere gibi ülkelerde satışların adresi yazılı basından televizyona doğru süratle kaymaktadır. TV'lerdeki reklam fiyatları göreceli olarak düşmekte, ulaştığı kitle kıyaslandığında gazete ve basılı yazılı medyaya göre TV'lerin ciddi avantajlara sahip olduğu görülmektedir.

Üçüncü unsur ise tur operatörlüğü kadar, yerel hizmet üreten butik acentaların, servis sağlayıcılarının varlığını güçlenmeye başlamasıdır.

DMC, kongre ve toplantı organizasyonları yapanlara daha çok gerek duyulacak bir gelecek bizi beklemektedir.

TÜRSAB'ın gemi, kongre merkezi gibi üyelerine ciddi avantajlar kazandıran iştirakleri kadar bundan böyle bir turizm TV'sine sahip olması, gerekirse hisselerini üyeleri arasında bölüştüreceği, Lütfi Kırdar örneği, Komer örneği gibi örnekleri ya da bir başka açılımla sektörün diğer unsurlarını da ortak edebileceği yapılaşmayı konuşması, düşünmesi, tartışması zamanı gelmiştir.

Öncü TÜRSAB sloganını bundan on, on iki yıl önce üreten değerli meslektaşlarımızdan esinlenerek bundan böyle aynı rolü sektör içinde sürdürmesinde geleceğimiz, mesleğimiz açısından büyük yarar vardır.

Kuşkusuz bir çok ilgili, bilgili meslektaşımın da katkısıyla yeni yönetimin önderliğinde, düzenlemesinde benzer ya da farklı ancak hepimize yararlı öneriler getirilebilir, çoğaltılabilir.

Bu önerilere çok gereksinim duyuyoruz.

Son 20 yılda, binden fazla meslektaşımın aramızdan ayrıldığını, çoğunun iş kaybı nedeniyle mesleğini sürdüremediğini, sessizce aramızdan ayrıldıklarını üzüntüyle izliyorum. Bu erozyonun, bu yok oluşun önüne geçebilmek, bizim geleceğimizi sağlamlaştırmak demektir.

Buna varmıyız?


Deniz Tüfekçi'nin Turizm Forumu'nda yayımlanan yazıları:

Sayfayı
Yazdır Kaydet
kapat

www.turizmforumu.net
info@turizmforumu.net