18. Genel Kurul üzerine düşünceler...
Deniz TÜFEKÇİ
deniz@seventur.com.tr
28.11.2007
Yıllar önce dışında kalmaya karar verdiğimiz bir oyunda, tarafların arasına
girip herhangi birinin amacına ulaşmak için hazırladığı planları şu veya bu
şekilde bozabilecek eylemlerden özenle kaçınmaya çalışırken genel kurul
öncesinde söyleyemediklerimi, yazamadıklarımı hem hata olarak gördüklerimi
aktarmak hem de geleceğe ışık tutmak adına düşünce ve önerilerimi değerli
seyahat acentası sahip ve yöneticileri ile paylaşmak istiyorum.
Söylemek istediklerimin bir kısmını genel kurul salonunda seslendirmeye
çalıştım, ilgilenenlere konuşma metnini sunabilirim ama geleceğimizle
ilgili kararların, görüşlerin seslendirildiği genel kurula, öncesinde
hazırlanan değerli meslektaşlarıma da çoğu acı gelecek gözlem ve
düşüncelerimi aktarmakta yarar görüyorum.
Genel kurul öncesinde, sırasında ya da sonrasında kimseden yana değildik.
Kimsenin de kendinden yana olmamızı beklediğini sanmıyorum.
Genel kurulun ardından TÜRSAB merkezinde 60 kişiye yakın, içlerinde iki
eski başkanın da yer aldığı, çoğu geçmiş yıllarda TÜRSAB'ın yönetiminde,
denetim,disiplin, BYK yönetimlerinde, komitelerde görev almış
meslektaşlarımızın, yedi yıldan beri mesleğimiz içinde olanından 70 yaşını
geçmiş olanına kadar herkes tek bir şeyden yanaydı, tek bir şeyin tarafıydı,
TÜRSAB'ın!..
O tabloyu görmek, herkese göstermek, geçmişte birbirilerine karşı genel
kurullarda mücadele etmiş, aynı listelerde buluşmuş, ya da ayrı listelerde,
demokratik çerçevede mücadele etmiş meslektaşlarımızın tavrını sadece
üyelerimize değil, başka sivil toplum örgütlerine, meslek kuruluşlarına da
sunmak gerekir.
Genel kurulda divan başkanlığını yürüten Talha Çamaş'ın yeni seçilen
yönetim kurulu üyelerine, eşlerinin şimdiden onlara ayıramayacağı vakit
nedeniyle gönüllerini alması dileğiyle hazırlattığı çikolata paketleri,
sektörümüzün temsilcilerinin ne kadar kibar, olgun, düşünceli ve
kadirşinas olduklarının da yaldızlı belgesiydi.
Üç bölüm halinde hazırladığım metni, bana yanıt verilsin amacıyla değil,
gelecekte doğruların yapılmasına katkıda bulunmak amacıyla sizlere
sunuyorum.
Baştan söylemekte yarar var. TÜRSAB yönetimlerine aday olan tüm
meslektaşlarım son derece uygar, insani yönleri gelişmiş, mesleğini seven
onurlu, dürüst insanlardır. Aşağıda yazacaklarım, onların kişiliklerine
yönelik bir eleştiri ya da onları bu tür çabalardan gelecek yıllarda vaz
geçirmeye yönelik bir amaç taşımamaktadır. Varlıkları bize her zaman güç
katmaktadır. Daha iyi, daha yararlı olmaları, dersler çıkarmaları
açısından eleştirildiklerini bilmelidirler.
I.
Kayıtlara göre dört bine yaklaşan, içlerinde döviz kazandırıcı hizmet
verenlerin sayısının beş-altı yüzü geçmediği, görünüşe göre bu ülkenin
en eğitimli, en çok seyahat eden, en çok dil bilen, en görgülü, en bilgili,
en sosyal vs. vs. seyahat acentası sahibi, yöneticisi ki bunlardan 500-600
kişi salonda yerlerini aldığı, oy kullanan üye sayısının ise tarihi bir
rekor kırarak 1500'e yaklaştığı bir genel kurul daha geride kaldı.
GÜNDEM!!!
Kağıt üzerinde resmi genel kurul gündemi olarak yazılanların, yani
formalitenin dışında bir gündem oluşturma konusunda pek de becerikli
olmayan muhalefet!.. liderleri (bundan böyle ekip başı demek daha doğru
olacak), gündem yaratmama konusundaki kararlılıklarını salonda da
sürdürmüşler, bu konuda biribirilerine sıkı destek vermişler, hiç bir
konuda farklı düşünmediklerini göstermeye devam etmişlerdir.
Yönetimi elinde tutan, tekrar göreve devam etmesi konusunda genel kuruldan
onay alan Başaran Ulusoy ve ekibinin gündemi aşağı yukarı belliydi.
Gündemi aslında bundan sonra uygulayacağı yöntemiydi. TÜRSAB'ı diğer
turizm meslek örgütlerinin yanında, biraz daha ön plana çıkartıp sözcü
durumunu getirmede bir adım daha ileri gidebilmek, TÜRSAB'ı maddi anlamda
gelir durumu iyi olan bir kurum haline getirmek, medyayı kullanarak
kamuoyunda gerçeğinden daha cüsseli bir görüntü verirken dinamizmini de
yaratmak.
Geçen dönemde atılan adımların yönü bu şekilde olduğu gibi Başaran Ulusoy,
yeni dönemin ipuçlarını da hem faaliyet raporunu okurken hem de
eleştirileri yanıtlarken gelecekte, TÜRSAB'ın kurumsallaşmada hızlı
adımlar atıp geldiği noktadan daha etkin bir biçimde siyaset ve
siyasetçiden beklentilerinin görüşüleceği düzlemi de deklare ediyordu.
Bu gündemini önce genel kurulun onayına sundu, sonra da ilginç bir laf
etti. "Bu güne kadar TÜRSAB'ı ben idare ediyordum, artık yönetmeye
başlayacağım," Bu tümcenin açılımına ilerde değineceğim.
Diğer adayların elle tutulur, dişe dokunur bir gündem önerisi, üzerinde
basa basa durdukları bir konu var mıydı?
Olaya Semih Selimoğlu'nun, İskender Çayla'nın, Aydın Yaylacıklılar ya da
Emir Günaydın'ın penceresinden bakanların, onların web siteleri ya da
program kitapçıklarına göz gezdirenlerin hayal kırıklığına uğradıkları
görülmektedir.
Bu arada, iki kişinin hakkını yememek lazım. Aday olmadığı halde IATA ile
ilgili sorunları tüm deneyimsizliğine rağmen gayet güzel bir biçimde
genel kurula taşıyıp tek başına gündem yaratan ve genel kurul üyelerinin
desteğini alan Selma Yılmaz, yönetime aday olan ekip başlarının
yapamadığını yapıp genel kurula damgasını vurdu ve genel kurulun ardından
TÜRSAB IATA Komitesi'nin uğraşısıyla sorunların çözümünde önemli bir
pay sahibi oldu, TÜRSAB'ı motive etti.
Kutlanması gereken bir meslektaşımız olarak kayıtlara geçti.
Diğeri ise kendi kişisel gündemini yaratmak için gayret gösterip en
azından 20- civarında kişiyi(aldığı oy 21'di) konuşmasından sonra etrafına
toplayan iki aylık turizmci Yılmaz Sönmez idi. Asıl işi olan bilgisayar
konusunda anlattıklarıyla kişisel reklam yapma aracı olarak, işini tanıtma
aracı olarak genel kuruldaki kürsünün mikrofonlarını nedense uyarı bile
almadan kullandı.
Öyle ya da böyle, sanırım Selma Yılmaz ve Yılmaz Sönmez, amaçlarına kendi
gündemlerini yaratarak ulaştıkları gibi, Başaran Ulusoy ekibine karşı
liste çıkartan başkan adaylarına(!) da küçük bir ders vermiş oldular.
ADAYLAR...
Aydın Yaylacıklılar, gönlünde yatan aslanın artık daha fazla gönlünde
kalmasına tahammül edemeyerek Başkan(!) adaylığını daha önceleri
görülmemiş bir tarihte, seçimden altı ay kadar önce, kendi kurduğu ve
yönettiği internet sitesinde açıkladı.
Aydın Yaylacıklılar TÜRSAB yönetimine aday olduğunu yıl içinde yaptığı
toplantılar, yazdığı yazılar, o toplantılarda yaptığı konuşmalarla zaten
kamuoyuna hissettirmişti.
Sonra Rıza Epikmen, ben rüştümü ispat ettim dercesine, Başaran Ulusoy'un
aday olmayacağını düşünerek pek de kimseye danışma ihtiyacı hissetmeden
adaylığını açıklayıverdi. Bir müddet sonra da kendine olası en güçlü rakip
olarak Rıza Epikmen'i gören ve dişine göre olduğunu sanan Semih Selimoğlu
adaylığını açıkladı.
Aday sayısının üçte kalmayacağını herkes biliyordu. Bundan sekiz sene önce
aday olmayı düşünen ama olmayan, kendini bu günlere saklayan İskender
Çayla, profesyonelce bir tanıtım yaparak, iyi planlanmış bir ürün tanıtım
yöntemiyle kendini ve programını kamuoyuna sundu.
Aday zincirinin son halkasını tamamlayan Emir Günaydın, sahnede en son
yerini alan başkan adayı(!) olduğunu duyurdu. Aslında adaylar arasında en
bilgisizi, deneyimsizi olmasına rağmen adaylık konusunda ondan Başaran
Ulusoy bile daha deneyimli değildi.
Belediye başkanlığı, milletvekili adaylığı dahil(muhtar ya da apartman
yöneticiliğine aday oldu mu, onu bilemiyoruz), seçimin olduğu her yerde
ve de her koşulda aday olması ona bir ayrıcalığı daha baştan kazandırmıştı.
Genel kurulun toplanmasına 15 gün kala her ne kadar bir araya gelip
anlaşmadıkları söylenen adayların Başaran Ulusoy'un karşısında her konuda,
başkanın kim olacağı dışında anlaştıkları ortaya çıkmıştı.
Aydın Yaylacıklılar, bu tabloyu kendince ve ağabeyleriyle değerlendirip
sitesine kayıtlı üç yüz küsur seyahat acentasının da kendine oy verme gibi
bir misyonunun olmadığını görünce, gönlündeki aslanı tekrar, belki de bir
daha hiç çıkarmamacasına kafesine sokma kararı aldı.
Aydın Yaylacıklılar, başkan adaylarının ''Başaran Ulusoy başımızdan
ayrılmasın, bizi dilediği şekilde yönetsin'' ortak kararını hissedip
kenara çekiliverdi.
Rıza Epikmen, bir müddet sonra herkes onun çalışmaya başlayıp il il
dolaşıp kendini, programını anlatacağını düşünürken sanki iç güdüsel
dürtülerle uzun bir müddet hareketsiz, eylemsiz kaldı, bazı şeylerin
göründüğü gibi olmadığını, gördüklerinin de bir ay öncesine göre gittikçe
farklılaşmaya başladığını hissetti. Bu arada bölük pörçük, örgütsüz bir
yerel eylemler zinciri kendiliğinden oluşmaya başladı. Bir grup üye''Acaba
Başaran Ulusoy'a baskı yaparsak sonuç alırmıyız,''türünden dileklerini
yüksek sesle söylemeye başladı. Bu düşünceler uğultu halinde bölgelere
yayılmaya başlayınca istisnasız herkes ''Rahatsız'' olmaya başladı.
Bunların başında, her görüştüğüne kaç gününün kaldığını söyleyen, ailesini
öne çıkartıp kendine haklı mazaret yartatmaya uğraşan, kafasında TÜRSAB ile
ilgili hiç bir plana kendisini yerleştirmeyen Başaran Ulusoy'un kendisi
geliyordu.
Zaman zaman kendisine dostça bu işi bir kez daha düşün babından söz
söyleyenlere biraz sertçe, biraz da yorgun gözlerle hayır demekten kendini
alamıyordu.
Ülkede genel seçimler bitmiş, yeni hükümet göreve başlamışken Ağustos
ayının ortasında Başaran Ulusoy, bir yandan eşyalarını paketleyip kendi
ofisine taşıyor, diğer yandan kendini yeni hayatına hazırlama planları
yapıyordu.
Uğultulardan rahatsız olan ikinci kişi, pek istifini bozmasa da Rıza
Epikmen idi. Kendine bir yol çizmiş, planını -bir planı olduğunu kimseye
bildirmese de, bunu kimseyle paylaşmasa da- rahatsızlığını belli etmeden
gelişmeleri beyninde kaydediyordu.
Semih Selimoğlu, Aydın Yaylacıklılar, İskender Çayla; karşılarında Rıza
Epikmen'i görmeyi beklerken birden bire tekrar Başaran Ulusoy'u görme gibi
bir durumla karşılaşmaktan hiç hoşlanmamışlardı.
Kendileri aldırmaz görünse de taraftarları, ya da Başaran Ulusoy karşıtları,
bu uğultulara tepki duymaya, ne oluyor, demeye başladılar.
Çok geçmeden Rıza Epikmen, nabız yoklaması ile tabloyu gördü ve bu dönem
TÜRSAB yönetiminde görev almayacağını, Başaran Ulusoy ile görüşerek
kendisince uygun olanın bu dönem aday olmamak olduğunu hem ona hem de
gerekçeleriyle kamuoyuna deklare etti.
Başaran Ulusoy ise göreve talip olmadığını, kendi kararının değişmediğini,
ailesine karşı da görevleri olduğunu ama ''Beni tekrar TÜRSAB'da görmek
istiyorsanız, talebiniz konusunda atacağınız somut adımları tekrar
değerlendireceğim,'' mesajını başta BYK başkanları olmak üzere yakın
bulduğu tüm üyelere hissettirdi. Ona her koşulda, her zaman biat eden çok
yakınındakileri bir kenarda, karar oluşturma sürecinde onları dışarda
tutarak yönetimini topladı, bölge yönetimlerini topladı, profesyonel
kadrosunu topladı, komiteleri, akil adamları, bağımsız gördüğü, kendi
kontrolüne giremeyecek bir çok insanı, meslektaşını toplantılar yaparak
dinledi ve adaylığını açıklamaya karar verdi.
Başaran Ulusoy'un karşısına aday olarak çıkacaklar bu duruma şaşırmışlardı.
Şaşkınlık hem hayal kırıklığı hem de çaresizlik kokuyordu. Başaran Ulusoy
yandaşları, "Başaran"lar ile "Şaşıran"lar arasında geçecek bir seçim
yarışından dem vuruyorlardı. Adı bende kalsın, '' Bilseydim başkanım sizin
aday olacağınızı, biz bu işe hiç girmezdik'' diyen başkan adayı (!) bunun
en tipik örneğiydi.
II.
MUHALEFET !!!!
Muhalefet ya da yönetime aday olan guruplar, aralarında kimin başkan
olacağı konusu hariç her konuda birleşmiş, biribirini tekrarlayan, ya da
ufak tefek eksiklikleriyle tamamlayan, aynı düzlemde, aynı söylemde hareket
ediyordu. Ne herhangi birinde bir ''Kadro'' hareketı vardı, ne de kadro.
Kim kimi buluyorsa, kim kendini ufak bir pazarlık sonucu yönetimde görmek
istiyorsa, kim bu işe biraz gönüllü ise o kişiler listelere alındı. Seçime
ilkesel bir birlik ile de katılan bir liste de yoktu. Öyle olmuş olsaydı,
Rıza Epikmen'in Başaran Ulusoy'un listesinde yer almayacağını duyan bir
aday'ın ''Gel başımıza geç, adayımız ol, ya da aramıza katıl'' türü çağrısı
olabilir miydi? Hem sekiz yıllık yönetimin karşısına çık, yönetimi eleştir,
beğenme, hem de o beğenmediğin yönetimin ikinci adamını içine almak, başına
getirmeyi teklif et!... O zaman sormazlar mı adama ''Sen bu adamlara,
bunların yöntemlerine karşı değilmiydin; bu ne perhiz, bu ne lahana
turşusu; yoksa senin derdin turizm, mesleğin, işin değil, Başaran
Ulusoy'un ta kendisi midir?''
Rıza Epikmen'in derdi seçilmek ya da yönetimde olmak olsaydı bu
birliktelik sağlanabilirdi ama Rıza Epikmen, kamuoyu kararına duyduğu
saygıyı hiç yitirmeyerek elinin tersi ile ve vakarla bu ve benzeri
tekliflere hiç yüz vermedi.
Muhalefetin, hiç ön plana çıkarılmaya çalışılmasa da ortak hedefi yönetim
filan değil, Başaran Ulusoy'un kendisiydi. Öyle olmasaydı, hiç Rıza
Epikmen'e teklif götürülür müydü?
MUHALEFETİN YANILGISI!.. VE STRATEJİLERİ!..
Muhalefet, muhalefet derken kuşkusuz hepsinin kendine has özellikleri
vardı. Hepsini bir torbaya koymak acaba ne derece uygundur?
Şekil olarak farklı görünse de, biçimsel konularda farklılaşsalar da
özünde aynı temelde, aynı dürtüler üzerine kurulu ama belki ağır bir itham
olarak görünse de güdük bir öz etrafında birleşen muhalefet karşımızdaydı.
Zaten kampanyaları sırasında birbirleriyle aralarındaki farkları,
farklılaştıkları noktaları hiç ortaya koymadılar, böyle bir çabayı
gösterdiğini şimdi iddia eden varsa, bilmelidirler ki bu çabaları kamuoyuna
hiç yansımadı.
''Başaran Ulusoy kötü(!)'' tezi üzerinde şekillenen stratejinin öte yanını
hiç hesap edememenin acemiliğiyle seçim çalışmalarını yürüten muhalefet,
işin öte yanı olan ''Yönetimin arda kalanı iyidir, yapılanlar iyidir vs.
vs'' noktasını kabul etme durumunda olduğunu farkedemedi.İster istemez
Başaran Ulusoy karşıtlığına odaklanan çalışmaların kitle önünde pek de
inandırıcılığının olmadığını anlayamadılar. Temel yanılgı işte bu noktada
ortaya çıkmıştı.
Diğer yandan, yapılanları yok sayan, değinilmeyen, ya da yapılanların
tamamını tu kaka eden söylemin ters teptiğini hesap edemeden yürütülen
seçim stratejileri de kitlelerin nezdinde kabul görmeyip iflas etmekte
gecikmedi.
Ne var ki çok ciddi yolsuzluk, suistimal, gibi durumlarda bir yönetim
ibra edilmez, böyle bir kuşku, şüphe, yaygın bir kanaat ne 17. genel
kurulda görev alan, ne de geçmiş tüm yönetim kurulları için söz konusu
edilmişti, ancak yönetimin ibrası için yapılan oylamada karşı listelerde
yer alanların bir kısmı, bazı liste başları 17. genel kurul tarafından
seçilen yönetim kurulunu ''İbra'' etmediler. El kaldırmadılar. İbra
etmeyenlerin çok ciddi iddialarının olması ve bu iddialarını paylaşmaları
beklenirken bunu da yapma gereği duymayan ekip başları, genel kurula
katılan üyelerin tepkilerine muhatap oldu.
Başaran Ulusoy'un geçen dönem görev alan yönetimi ise yaptıklarını anlatma
konusunda tam bir ''Özürlüler ordusu '' görüntüsü vermesine karşın
muhalefet bu ortamdan da yararlanabileceği stratejiyi de oluşturma
becerisi gösteremedi.
Görünen veya edinilen izlenilerimize göre ''Otoriter başkan'', her şeye
tek başına karar veren başkan, demokrasinin olmadığı TÜRSAB...'' türü
söylemler sorunların önündeki tek engelin Başaran Ulusoy olduğu savı,
muhalefetin üyeler arasındaki etkinliğini daha en başta kırmaya yetmişti.
Halbuki bu basmakalıp yaklaşımı öne sürmek yerine, sistem üzerine
söylemlerini oturtabilseler, dışa dönük mücadeleyi temel platform olarak
algılayabilseler, yek vucut siyaseti etkileyecek, bürokrasiyi
yönlendirebilecek, kamuoyunu oluşturabilecek projeler üzerine
yoğunlaştırabilselerdi söylemlerini, o zaman etkili olma şansları
olabilirdi. Yanılgı ve hatalı stratejilerin temelinde ise yetersizlikten
başka bir şey yatmıyordu.
Tabii, strateji diye bahsettiğim şey Başaran Ulusoy'un dışında hiç bir
adayın üzerinde kafa yorup, plan yapıp ortaya koyduğu bir konu değildi.
İskender Çayla temel stratejisini ıska geçerken kişilere yönelik her hangi
bir yargısını genel kurul öncesinde yansıtmamış, biçimsel stratejisini
kişiler, kişilikler üzerine değil, kendi söylemleri üzerine oturtmaya
çalışmıştır. Grubunun İskender Çayla ile aynı görüntüyü vermemesi ise onun
bu konudaki çabasını boşa çıkartmıştır.
Muhalefet ekipleri ne 17. genel kurulda görev alan yönetimin yaptıklarını
ele alıp teker teker eleştirebildi, ne yapılanlardan haberdar oldukları
konusunda bir izlenim verebildi, ne de yapılamayanları, kendilerince bu
yapılamayanların nasıl yapılacağı konusunda inandırıcı olmayı bir yana
bırakın, her hangi bir söylemde bile bulunamadı.
Muhalefetin en temel yanılgısı ise geçmişle ilgili söylemleri ön plana
çıkartıp yapılanları gündeme getirip onun üzerine geleceğin planlamasını,
mühendisliğini kuramaması idi. Geleceğe dair en temel söylem ''Pazartesi
kendilerinin TÜRSAB yönetimine geleceği'' idi.
Bu muhalefetin nemene bir muhalefet olduğu konusunda söylenen en acı söz
ise espirili bir yaklaşımla ''Olsa olsa hava muhalefetidir, '' sözüdür.
Yine muhalefetin ortak bir stratejisi var mıydı sorusunu sorarsak evet,
vardı diyebiliriz. ''Başaran Ulusoy nasıl başkanlığa nasıl devam eder?''
İskender Çayla, sektörümüzde çalışma yöntemleri, iş disiplini, bürokratik
yeteneğiyle, kendi işinde gösterdiği başarısıyla herkesin değer verdiği bir
meslektaşımız olarak, kendinden beklenen bir üretimle genel kurula
hazırlanıp il il dolaşan, bunun da meyvesini seçimde ikinci sıradaki ekibin
başı olarak aldı. Aslında, İskender Çayla tipi üyelerin her yönetimde
görev alması TÜRSAB için son derece yararlıdır. Sorun bu değil, sorun
liderlikte düğümlenmekte, liderliğin sonradan öğrenerek değil, başka
yetenekler gerektirdiğini anlayamamaktaydı. İş yerlerimizde de zaman zaman
çalışmasından çok memnun kaldığımız elemanlarımızı bir üst düzeye
yükselttiğimiz zaman aynı verimliliği alamadığımız sıkça görülmektedir.
Ne yazık ki o konumlarında ısrar edildiği takdirde, hem eski görevini
yapan elemanımız hem de yeni tanımladığımız işinde aynı elemanımızı
kaybediyoruz. Görüldü ki bir başka konumda çok başarılı olabilecek bir
meslektaşımız başkanlık gibi bir konumda aynı başarıyı yakalamakta güçlük
çekebiliyor. Toplumlarda liderliğin önemini, sadece seçimlerde değil,
sosyal yaşamda da payının büyük olduğunu algılamanın önemini ders olarak
görmekte yarar var.
İskender Çayla'nın programını bile okuma gereği duymayan ama onunla yaptığı
bir görüşmede edindiği izlenime dayanarak bir meslektaşımızın biraz da
espirili yaklaşımıyla vardığı yargı şuydu.''Bu iş kahveyle, çayla olmaz!..''
Kuşkusuz İskender Çayla'nın web sitesinde yazdıkları, diğer muhalefet
adaylarınınkilerle kıyaslanmayacak derecede dolgun, haber dolu; hem düzen
hem erişilebilirlik hem de biçimsel açıdan en doyurucu olan site idi ama
diğer adaylarla kıyasladığınız takdirde.
Bir televizyon programında söylendiğinde dinlenebilecek entellektüel
içerikte olmak dışında, üyesine her hangi somut bir öneri getirmeyen, dar
kapsamlı, aslında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ait olan işlere soyunmak
gibi, program demetinin üyeye doğrudan bir şey kazandırmayan içerik ve bu
içeriği değiştirme, zenginleştirme konusunda uyarılara kulak tıkayan
tavrını ısrarla korudu. '' Ben ne yapacağımı biliyorum, kimsenin aklına
gereksinim duymuyorum,'' babında, öz güven içeren, ancak üyesi ile arasına
duvar ören anlayışın eseri olan bir program ile başarılı olmak neredeyse
olanaksızdı. Gündemi kavrayamamış, ağırlığı olmayan bir program taslağı
olma noktasına bile erişmemiş yazın demetiyle varılan nokta pek de
şaşırtıcı olmamalıydı.
İskender Çayla, programı ile yeterli ya da yetersiz, gündemi yakalamış ya
da uzağına düşmüş, önemli değil; sektörde düzgün iş yapan, işini de iyi
yapan, cesaretli, dürüst, çalışkan, demokrasiye inanmış, düşündüğünü
doğrudan söyleyen, belki bir çok konuda deneyimsiz ama elini taşın altına
koyarken birilerini hedef almadan sadece amacına yoğunlaşmış bir
meslektaşımız olarak güzel bir örnek sergiledi. Ekibi ona destek olurken
ne yazık ki programı ya da söylemi ile değil, Başaran Ulusoy ve onun
yönetim anlayışına karşı olmaları nedeniyle onun yanında yer aldı. Açıkcası
kendi ekibi içinde bile yalnız kaldı. Bunu bir eleştiri olarak değil ama
bir saptama olarak, bu koşullarda daha iyisinin olamayacağını bilerek
gözlemimi yansıtıyorum.
Semih Selimoğlu ile ilgili yukarıda strateji ve yanılgılar üzerinde
söylediklerime ilave olarak söylenecek pek fazla şey yok. Rıza Epikmen'in
adaylıktan çekilmesi ile birlikte o ve ekibi için bu genel kurulun seçim
kısmı zaten bitmişti. Bu gibi ortamlarda seçim yaklaştıkça adayların
çalışmaları hızlanırken Semih Selimoğlu, özellikle Başaran Ulusoy'un tekrar
aday olacağını duyurması üzerine kampanyasının temposunu düşürüp ''Oldu
bir kere, yola çıktık; ne yapayım, mecburen seçime gireceğiz,'' havasında
seçime hazırlandı!..
Kendisini Başaran Ulusoy'un mirasçısı gibi görüp bir zamanlar içinde
olduğu evin esas evladı olarak ne Rıza Epikmen'in adaylığını içine
sindirebildi - ki onu bir ölçüde dişine göre, yenebileceği bir aday olarak
gözüne de kestirmişti, ne de Başaran Ulusoy'un adaylığını kabul
edebilmişti. Hatta yakın çevresinden '' Rıza Epikmen' in benim karşımda
seçimi kaybedeceğini anlayan Başaran Ulusoy, mecburen tekrar adaylığını
koydu,'' görüşünü yayıyorlardı.
Emir Günaydın Saf temiz bir Karadeniz uşağı görüntüsü, içtenliği, sınırlı
turizm bilgisi, sınırlı meslek deneyimiyle beğenin ya da beğenmeyin, en
az bin meslektaşımızın adını ezberlediği bir aday olarak genel kurula
kimilerince olumsuz ama önemli bir damga vurdu. Bu yazıda bile adını en az
10 kez tekrarlayarak kişisel tanıtımına da katkı sağlamış olduk. Daha
genel kurul toplantısına bir ay kala duyurusunu yaptığı web sitesindeki
proje(!)leri ile sektöre ne kadar uzak olduğunu, ne 1618 Sayılı Yasa'dan
haberdar, ne sorunlardan haberdar, ne mesleğin temel kurgularından haberdar
görüntüsü verdi. internet sitelerinde açıkca yayınlanmasa da projeleri
üzerinde yapılan yorumlar, projelerine ''Emirname'', '' listesine girmek
için vallahi Cumhurbaşkanını araya sokacağım, kendisine emir erin olayım,
emir kulun olayım,'' babından yapılan göndermeler, aslında bu genel kurulda
ortamın hiç de söylenildiği gibi gerilmeyeceğinin sinyali idi.
TÜRSAB'ı bir kurum, örneğin Çaykur gibi, seyahat acentalarını da Çaykur'un
bölge bayileri, temsilcilikleri gibi görmesi, sanması en büyük yanılgısıydı.
Kanunları değiştirip projelerini gerçekleştireceğim demesi, Nasreddin
Hoca'nın "Koyunların çalıya takılan yünlerinden kazak öreceğim," demesinden
pek de farklı değildi. TÜRSAB'ı hızlı trenden uçak filosuna, şehirlerarası
otobüsçülükten rent-a-car filosu sahibi yapmaya, oteller zinciri,
sigorta şirketi, kargo şirketi sahibi yapmaya, başkalarını da buna safça
inandırmaya çalışması ile sektöre emek vermiş, yıllarca bu işle uğraşmış,
deneyimli, birikimli, TÜRSAB'a her koşulda sahip çıkmış meslektaşların
tepkisini çeken Emir Günaydın, aslında muhalifler kategorisine sokulmalı
mı, sorusunu da akla getirmektedir.
Mesleğinde uzman, çok ciddi sorunlarla karşı karşıya olan, '' Burası
tiyatro değil, benim vaktimi çalıyor bu çocuk,'' diyen bir çok kişinin
tepki duyduğu Emir Günaydın, '' Yyurdum insanı '' karelerinde yer alacak
saflık, iyi niyet, temizlik ve cesaretiyle genel kurula katılanların
çoğunun gönlünde o yönüyle kuşkusuz iz bırakmıştır. Aldığı 55 civarında
oyun bir kısmının diğer üç adaya tepki duyup ''oyum boş'a değil, Emir
Günaydın'a gitsin bari,'' oylarından olduğu sanısı yaygındır. İzleyicilerin,
üyelerin, Emir Günaydın'ın konuşması sırasında, olur olmaz yerde
alkışlaması ise sanırım genel kurulun düzeyini koruma kaygısı gayreti
olarak nitelendi.
Emir Günaydın'ı tüm meslektaşlarımızın iyi niyeti, sempatikliği, mertliği
ve her şeyden önemlisi medeni cesareti nedeniyle kutlaması gerekir.
İNANDIRICILIK...
Bütün bunlar inandırıcılık konusunu genel kurula katılan üyelerin nezdinde
gündeme getirmesi doğaldı.
Başaran Ulusoy'un adaylığını ona göre ''Sürpriz bir şekilde'' açıklaması
ile daha baştan pes etmiş görüntüsü veren Semih Selimoğlu'nun diğerlerine
göre ara kademe liderlik vasfına rağmen, kendine olan güvenini yitirmesi
nedeniyle inandırıcılığı da ortadan kalkmış oldu. Kaldı ki Semih Selimoğlu,
Başaran Ulusoy'dan hiç de aşağı kalmayan hitabeti, rahat davranışı ile
diğer muhalefet listeleri sözcülerinden bir kaç adım öndeydi.
İskender Çayla'nın tüm üst düzey tanıtım çabalarına, toplantı üstüne
toplantı düzenlemesine karşın, program adı altında sunduğu metinlerin
kimseyi doyurmadığı, sığ bir düzlemde kedi ile kuyruğu arasında dolaştığı
görüntüsünü veren söylemi ne yazık ki kitlelere güven vermekten uzaktı.
Başaran Ulusoy ya da bir başka yönetimin içinde verilen, görevleri, çizilen
hedefleri eksiksiz, en iyi şekilde yapabilir görüntüsünü verirken liderlik
konusunda ne yazık ki benzer izlenimi yaratmakta yetersiz kalmış, bir lider
olabileceğine kitleleri inandıramamıştı. Sadece karizmatik liderlik değil,
ekip liderliği, önderliği konusunda da benzer tabloyu oluşturmuştur.
Aydın Yaylacıklılar, her ne kadar yarıştan yarı yolda çekilmiş ise de hem
liderlik hem eylemsel program yoksunluğu, geleceğe yönelik, elle tutulur
bir gündemi oluşturmaması, yeni bir ufuk konusunda bir tablo sunamaması
gibi nedenlerle inandırıcılıkta sınıfta kalmış bir aday adayı idi.
Turgon, tursapnet gibi sitelerde veya bazı adayların web sitelerinde
zaman zaman iddia edilenlerin bir temeli olmadığı, gerçek olmadığı
anlaşılınca adayların inandırıcılıkları da sıfırlanır oldu.
Eleştirilerin sığlığı, yersizliği ise bir başka konu.
O kadar söylenecek, eleştirilecek konu varken ''Neden gemi işletiyorsunuz?
TÜRSAB'ın işi bu mu?'' türünden eleştiri yönelten muhalefet, gemi bileti
satma olanağına kavuşmuş, bundan ekmek yiyen 300 civarındaki
meslektaşımızca acaba nasıl nitelendirildi? Efes'in ışıklandırılması
sayesinde orada hem gece turist gezdiren hem teşvik(incentive) turları
kapsamında orada iş yapma olanağı bulan meslektaşlarımız, acaba muhalefetin
bu tür çıkışları için ne düşündüler dersiniz? Otel yapmak mı, tuvalet
yapmak mı TÜRSAB'ın işi, diye eleştiri getiren muhalefet, hiç bir yönetim
deneyimi olmadığını, bütün bunların acaba neden TÜRSAB tarafından
yapıldığını merak edip hiç düşünmemiş anlaşılan. Onlar yapıldığı için bilet
fiyatlarına, müze girişlerine zam yapılmadığını, her yıl daha farklı
müzelerin de indirimli müzeler kapsamına alındığını düşünmemişler bile.
Düşünmeye de aslında gerek yok, sorsalardı yönetime, onlar da benim gibi
öğrenirlerdi nedenlerini.
Kaçak acentacılık ile TÜRSAB'ın yaptığı mücadelenin boyutunu bile öğrenme
gereği duymadan, hukuk servisine bir zahmet ''Kaç dosya ile bu yıl
uğraştınız, kaçını sonuçlandırdınız?'' türünden bir soru yöneltselerdi
benim gibi, ortalama günde üç dosyayı karara bağlattıklarını öğrenirlerdi.
Sorunun üstüne gidilmemesinden değil, kaynağının yasa ile, yönetmelikler
kanalıyla kurutulmamasından kaynaklandığını anlayabilir, konuşmalarının
yönünü o konu üzerine çevirirlerdi. Otellerin, TÜRSAB yönetimi ve o
yönetimin oluşturduğu değerli meslektaşlarımızın bir araya getirilerek
Bakanlık mensuplarıyla, TÜRSAB hukuk departmanı ile beraber çalıştıkları
yönetmelikte ''Artık ne yabancı tur operatörleri ile, ne de kar amacı
güderek bir başka kuruluşa hizmet sunan (halkla ilişkiler ,tanıtım şirketi
adı altında çalışan organizasyon şirketleri gibi)anlaşma yapmaları
engellenmiş, yönetmelik taslağı'' son şeklini almışken Başbakanlık katında
yönetmeliğe müdahele edilerek kaçak acentacılık yapanların ekmeğine yağ
sürüldüğünü hiç biliyorlar mıydı?.Sıkıntıların kaynağı konusunda bile fikir
sahibi olduğu görülmeyen muhalefet, acaba bu durumda ne kadar inandırıcı
olabilirdi?
Ulusal Turizm Konseyi ile ilgili yaptığım konuşmayı bile anlamaktan uzak
muhalefet adaylarının konu ile ilgisi olmayan''Ulusal Tanıtım Konseyi ''
söylemini bana yanıt olarak vermesi, muhalefete soyunan değerli
meslektaşlarımızın konularına hiç hakim olmadığını, turizm ile tanıtımın
farklı kelimeler olduğunu acaba salondakiler fark edemeyecekler miydi?
2023 Turizm Stratejisi ile ilgili söylemimimi anladığım kadarıyla hiç
takip etmemiş muhalefet listelerinden birinde yer alan değerli
meslektaşım ''TÜRSAB bunun neresinde?'' diye aslında Bakanlığa, siyasi
otoriteye yönelttiğim soruyu ''neden TÜRSAB bu projeyi hazırlamadı?''
babından bir yanıt vererek güya suyun üstüne çıktı ama projenin bir devlet
projesi olması gibi bir niteliğinden bile haberdar olmadığını, hiç
okumadığını, kaç sayfa olduğunu bile bilmediğini salondakilere göstererek
söyleminin temelsiz, geçersi,z inandırıcılıktan uzak olduğunun farkına da
varamadı mı?
''Ayda 800 milyar telefon masrafı yapan TÜRSAB yönetimi" söylemi, TÜRSAB'a
F1'den ciddi zarar ettirdiniz ...iddiaları, belediyeden ofis açarken
çalışma izni almanız gerekiyor.'' iddiaları ne yazık ki ufak bir araştırma
yapıp bunu TÜRSAB yönetimine, muhasebesine, hukuk servisine merak edip
soranların aldığı yanıtlar tam zıttı, inandırıcılık konusunda bu iddiaları
öne sürenleri ve uzantılarının sınıfta kalmasına yol açmıştır.
Başaran Ulusoy ise hem gün geçtikçe kendini geliştirmesi, yetiştirmesi,
öz güvenini üst düzeye çıkarması, ne dediğinin anlaşılmadığı o eski
yılardaki konuşma yetene(ksizli)ğini, bir üst düzey politikacının konuşma
düzeyine çıkarması ile muhaliflerine fark atarken rakiplerinin zaaflarını
da bunun üstüne katarak seçim bölümünü hiç zorlanmadan, adeta
rakipsizmişcesine tarihi bir fark atarak önde götürdü.
Ekip liderleri Başaran Ulusoy'un faaliyet raporu üzerine yaptığı konuşmayı
iyi dinlemiş olsalar, gerekli notları alıp hem yapılanları geliştirme
konularındaki önerilerini hem yeni yapmayı planladıklarını üyelere aktarıp
konuşmalarından dolayı oy sayılarını artırabilirlerdi ama ekip başları,
adaylar, son 20-25 günde konuşulan konular üzerine inşa ettikleri
konuşmalarıyla ne yazık ki "ufuk"ları konusunda ciddi kuşku yarattılar.
Kim iddia edebilir ki muhalefet listelerinden her hangi bir kimsenin
konuşması nedeniyle o listenin oyunda ciddi, hatta ufak tefek artış oldu?..
Kimsenin!..
Ne rekabet kurumu karşısında kazanılan dava, ne yeni anayasa taslağı
hazırlanması sırasında görüş bildirmesi, katkıda bulunması istenen TÜRSAB
gerçeğine değinmemeleri, tek bir şeye işaret ediyordu.
''Adaylar günü bile takip etmiyor, sadece yeterki koltuğa oturalım
izlenimi veriyorlardı.''
Genel kanı o idi ki Başaran Ulusoy, muhaliflerinin kendisine verdiği
mükemmel destekle böyle bir farkı yakalayarak Türsab'da 7. dönemine başladı.
ÖRGÜT!.. ANLAYIŞI....
Genel kurul öncesinde yollara düşüp mevcut yönetime alternatif olmayı
düşünen adaylar arasında en örgütlü ''görüneni'' kuşkusuz Aydın
Yaylacıklılar görünüyordu ama örgütün içi boş, daha doğrusu her ne kadar
sitesinde bir çok kişi kayıtlı olsa da, zaman zaman bu kişilerle toplansa
da 350 civarında olduğunu söylediği acentacı meslektaşlarımızın
söylenildiği gibi bir örgütlenmeye dahil olmadığı çok geçmeden
anlaşılıverdi.
Yıllarca suskun kalıp mesleği ile ilgili hiç bir konuda görüşünü
meslektaşları ile paylaşma gayreti içine girmemiş,bildiklerini,
düşündüklerini şunu bunu üzme kaygısını taşıyarak açıklamamış, amacının
üzüm yemek olduğu konusunda inandırıcı olamamış adaylara ne yazık ki
meslektaşları bir ziyaret, bir tanışma, iki nutuk ile oy vermiyorlar.
Gündemi olmayan liderler, geleceğe yönelik inandırıcı, heyecan verici
projesi olmayan kişiler, hatta gündemi bile takip etmekten uzak adaylar,
örgütlenme konusunda yeteri kadar gönüllüyü de etrafında toparlama
becerisini gösteremedi. Başaran Ulusoy ile şu veya bu nedenle arası
açıldığı için muhalefet listesine adını yazdıranlardan oluşmuş listelerin
nasıl bir örgütlenmeden ziyade, ne için örgütlendiği daha baştan belli
olmuştu zaten.
Dilek ve temenniler bölümünde söz alan değerli meslektaşlarımızın bir kısmı
son derece akıl dolu, yapıcı, mesleğimize ivme kazandıracak eleştirilerde
bulunmuşlar, öneriler getirmişlerdir.
Özellikle muhalefet adaylarının bu konuşmaları bir ders olarak eğer
gelecekte de adaylıklarını sürdürmek istiyorlarsa tekrar tekrar
dinlemelerinde yarar görüyorum.
Tek örgütlü kesim Başaran Ulusoy'un önderlik ettiği kesimdi.
Neredeyse 300 kişilik bir ordu ile genel kurula hazırlanan Başaran Ulusoy,
örgütlülüğü, karizmatik olmasa da başarıyla sürdürdüğü liderlik anlayışını
kendi ''Has ekibinin'' de son derece başarılı çalışması yanında TÜRSAB'ı
tüm birimleriyle harekete geçirebilmiş; karşıtlarının örgütsüzlüğü,
hırsları nedeniyle kendine ciddi bir avantaj yaratmıştı.Bu tabloyu,
Emre Pekin değiştirmek için çok uğraşmış, ancak hırsları akıllarından
önde koşanların altında kalmaktansa bir kenara çekilmiş; sonucu, o
bildiği sonucu seyretmekle yetinmiştir.
III.
TÜRSAB'DA NELER YAPILMALI;
Genel kurulun sadece seçim ile ilgili kısmı üzerinde bu kadar yazmamı
belki garipseyenler olabilir. Alınabilecek bir ders varsa bu, TÜRSAB için
bir kazançtır diye düşünüyorum.
Genel kurul boyunca konuşmaları dikkatle izleyenlerin ortak kanısı,
muhalefetin genel kurula hiç bir ciddi hazırlık yapmadan geldiğinin
saptanmasıydı.
Gündem yaratmayı bırak, mevcut gündemi bile takip etmemiş; onun üzerinde
görüş bile bildirmeyen, sade konuşmacılar kadar bile konulara hakim
görünmeyen muhalefet ekipleri, ekip başları ne yazık ki seçilecek yeni
yönetimi de motive edememiş, bazı görevleri yeni yönetime ev ödevi olarak
verememiştir. Başaran Ulusoy ise her zamanki beceriksizliğiyle
yaptıklarını yine bölük pörçük anlatmaktan kurtulamadı. Sorun sadece
anlatımında da değil, anlatmamasında, anlattıklarını da üyeleri yeterince
bilgilendirmediği için, meslektaşlarımızın takip etmekte güçlük çektiği
konular.
İletişim, bilgi oluşturup aktarma sorunu onun temel sorunu. Onun temel
sorununun altında yatan tek bir gerçek ise ''kurumsallaşamama!..''
gerçeğidir.
Bu dönem onun olmazsa olmazı TÜRSAB'ı kurumsallaştırmaktır. Kurumsallaşma,
tabela ile olmuyor, iş tarifleri ile olmuyor, kurumun adının çok duyulması
ile olmuyor, bürokraside işlerin sürüyor olması ile olmuyor...
Ya nasıl olmalı? Bilgi üretiminin oluşturulması aşamasından başlayarak her
kademede karardan etkilenebileceğini hesapladığınız herkesi işin içine
bilgi vererek katmaktan başlıyor kurumsallaşma.
Bilgi paylaşımı, şeffaflığı, demokratik denetimi, hata sayısını azaltmayı,
sürati ve içsel dayanışmayı, dışa karşı konudan haberdar üyelerle birlikte
dışa karşı birlikteliği beraberinde getiriyor.
ABD'de bile her ne kadar güçlü başkanlık sistemi var görünse de arkasında
çok daha güçlü ancak ortalarda görünmeyen kurumsal yapılar birlikteliği
asıl yöneten durumundadır.
TÜRSAB yönetiminden, kuşkusuz, her üyenin farklı düzeylerde ve konularda
beklentileri olabilir, ancak temel konularda kimsenin farklı bir bakışa
sahip olabileceğini düşünemiyorum.
ÖNERİLER...
Üyelerin sorunlarının temeli, kaynağı politik iradenin ta kendisidir.
Hükümetler,ilgili Bakanlıklar ile iç içe, yakın işbirliği arayışı ve
çalışma ile devamlı bilgilendirme içinde olarak, her sorunu takip ederek,
siyasileri önereceğimiz çözümler konusunda ikna ederek, onları
etkileyebilecek kamuoyu oluşturarak, lobileri oluşturarak, sektörün diğer
bacaklarını yanımıza alıp devreye sokarak, ne kadar önemli olduğumuz
konusunda onları inandırarak vergilendirme, doğanın korunması, tanıtım,
sektörel korunma, gibi konularda sorunları aşma şansına sahip olabiliriz.
Ulusal Turizm Konseyi'nin oluşturulması, konsey içinde etkin bir konuma
kavuşabilmemiz, karar noktasında olabilmemiz ancak bu şekilde sağlanabilir.
2023 Turizm Stratejisi ile ilgili ortaya çıkan yapıt(!) seyahat
acentacılığı meleğini ortadan kaldırmak üzere hazırlanmış bir yapıt
niteliğindedir.
Kültür ve Turizm Bakanı sayın Ertuğrul Günay, nedense
(hayra' mı yormalı?) göreve geldiğinden beri bu yapıt ile ilgili tek söz
etmemiş, görmezden gelmiş, göz ardı etmiştir.
Eski TÜRSAB yönetiminin hazırlamış olduğu, olumsuz ögeleri işaret eden
görüşleri içeren raporunun bunda etkisinin olduğunu sanıyorum. Bu yapıt,
hem turizmin yaşam alanını tahrip, hatta yok edecek unsurları içermekte
hem de "Yeniden yapılanma" adı altında mesleğimizi ortadan kaldıracak, bu
yolla da hem ülke turizmini yabancılara teslim edecek hem de ülkemizin
ciddi gelir kayıpları ile karşı karşıya kalmasına yol açacaktır.
Çalıştaylar düzenlenmelidir.
İskender Çayla'nın dışında, bu konuda tek kelime eden bir aday ne yazık ki
ortaya çıkmamıştır. mesleğimizin geleceğini, ülke turizminin geleceğini,
günlük iş yaşamımızı etkileyebilecek her konuda ilgili meslektaşlarımız
başta olmak üzere hukukçular, bürokratlar, bilim adamları, akil adamlar,
yönetimin ilgili unsurları ile birlikte yıl içinde toplantılar yapılmalı;
sorunlar konuşulup çözümler üretilmeli, yönetime politika önerileri,
strateji önerileri oluşturmalı ve genel kurul kararları olarak yönetime
iş olarak, görev olarak sunulup takibi yapılmalıdır.
Turizmin geleceğinde üç unsur söz sahibi olacaktır.
Bunların başında internet üzerinden yapılan satışlar gelmektedir. Klasik
satış acentalığı sistemi dünya üzerinde yok oluşa doğru gitmektedir.
İkinci unsur televizyondur. Almanya, Hollanda, İngiltere gibi ülkelerde
satışların adresi yazılı basından televizyona doğru süratle kaymaktadır.
TV'lerdeki reklam fiyatları göreceli olarak düşmekte, ulaştığı kitle
kıyaslandığında gazete ve basılı yazılı medyaya göre TV'lerin ciddi
avantajlara sahip olduğu görülmektedir.
Üçüncü unsur ise tur operatörlüğü kadar, yerel hizmet üreten butik
acentaların, servis sağlayıcılarının varlığını güçlenmeye başlamasıdır.
DMC, kongre ve toplantı organizasyonları yapanlara daha çok gerek duyulacak
bir gelecek bizi beklemektedir.
TÜRSAB'ın gemi, kongre merkezi gibi üyelerine ciddi avantajlar kazandıran
iştirakleri kadar bundan böyle bir turizm TV'sine sahip olması, gerekirse
hisselerini üyeleri arasında bölüştüreceği, Lütfi Kırdar örneği, Komer
örneği gibi örnekleri ya da bir başka açılımla sektörün diğer unsurlarını
da ortak edebileceği yapılaşmayı konuşması, düşünmesi, tartışması zamanı
gelmiştir.
Öncü TÜRSAB sloganını bundan on, on iki yıl önce üreten değerli
meslektaşlarımızdan esinlenerek bundan böyle aynı rolü sektör içinde
sürdürmesinde geleceğimiz, mesleğimiz açısından büyük yarar vardır.
Kuşkusuz bir çok ilgili, bilgili meslektaşımın da katkısıyla yeni
yönetimin önderliğinde, düzenlemesinde benzer ya da farklı ancak hepimize
yararlı öneriler getirilebilir, çoğaltılabilir.
Bu önerilere çok gereksinim duyuyoruz.
Son 20 yılda, binden fazla meslektaşımın aramızdan ayrıldığını, çoğunun iş
kaybı nedeniyle mesleğini sürdüremediğini, sessizce aramızdan ayrıldıklarını
üzüntüyle izliyorum. Bu erozyonun, bu yok oluşun önüne geçebilmek, bizim
geleceğimizi sağlamlaştırmak demektir.
Buna varmıyız?
Deniz Tüfekçi'nin Turizm Forumu'nda yayımlanan yazıları:
|