Küresel piyasaların yeni gücü: Egemen servet fonları
Mehmet ÖĞÜTÇÜ
Yazara ileti
26.02.2008
Dünya ekonomisinin kırılganlık içine girdiği ve taze fonlar şırınga edilmesine ihtiyaç duyduğu bir dönemde doğal kaynak ihracı ya da cari işlemler fazlası sayesinde trilyonlarca dolara hükmeden Körfez, Rusya ve Asya kokenli egemen servet fonları, küresel sistemin en onemli oyunculari arasında katıldı.
Çok değil, bundan 10 yıl önce derin finans bunalımı içinde olan Asya, Latin Amerika ülkeleri ve Rusya iflasın eşiğinden dönmek için IMF’in dikte ettiği politikaları uygulamakla yükümlüydü. OPEC ülkelerinin düşük fiyatlar yüzünden kasalarında fazla paraları yoktu. İç reformlar geciktirilemeyecek aciliyette idi. Teknoloji patlaması nedeniyle ABD uluslararası sistemin patronu idi; duzen ondan soruluyordu.
Nasıl oldu da 10 yıl içinde zarlar yeniden atıldı, yeni dengeler kuruldu? Asya ülkeleri öylesine aşağılanmışlardı ki bir daha böyle bir felaket yaşamamaya and içtiler. Krizlere karşı yastık görevi görecek döviz rezervleri biriktirmeyi hızlandırdılar. Çok kazanıp az harcıyorlardı. Bugün ulaştıkları küresel döviz rezervleri toplamı $5,3 trilyon civarında. Bunun $1,5 trilyonu sadece Çin’e ait. Yıl sonuna kadar 2 trilyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Ardından $911 milyar ile Japonya ve $400 milyar ile Rusya geliyor.
Şimdiye kadar doviz rezervleri genellikle hükümet tahvil ve bonolarına yatırılırdı. Bu ABD ve diğer borçlanan ülkeler için harika bir avantaj teşkil ediyordu. Yükselmekte olan ekonomilerin sağlıkli yatırım yönetimi bakımından ise gerçek değer kaybından başka bir şey değildi.
Rezervler artmaya devam ettiği için çok sayıda ülke tek başına faaliyet gösteren egemen servet fonları kurmaya, yatırım kanallarını ve araçlarını çeşitlendirmeye başladılar. Fazla rezervlerini daha saldırgan şekilde getirisi yüksek, kendilerine stratejik üstünlük sağlayacak kamu ya da özel iştirak fonlarına, gayrimenkule ve emtia piyasalarına akıtma imkanına kavuştular.
Bu tur fonlar (Kuveyt Fonu gibi) küçük çapta, 1950’lerden beri biliniyordu ancak son iki yılda mantar gibi çoğaldılar. Halihazırda bu fonlar $2,5 trilyonluk bir varlığı yönetiyorlar. Önümüzdeki birkaç yılda 5-6 kat daha büyümeleri bekleniyor. 2015 civarında toplam varlıkları bugünkü ABD GSMH büyüklüğüne, yani $12 trilyona ulaşabilecek yapılan projeksiyonlara bakılırsa. Küresel hisse senetleri piyasasının $60 trilyon olduğu hesaba katılırsa egemen fonların boyutları daha iyi anlasilabilir.
2007 sonu itibariyle OPEC ya da Rus petrol fonları gibi doğal kaynak işletim ve ihracından ya da cari işlemler fazlasından kaynaklanan egemen fonların en büyükleri şunlar:
|
Ulke
|
Fon Ismi
|
Varlik $ Milyar
|
Baslama tarihi
|
Doviz rezervleri
|
Kaynagi
|
|

|

|

|

|

|

|
|
Birlesik Arap Emirlikleri
|
Abu Dhabi
Yatirim Kurumu
|
875
|
1976
|
--
|
petrol
|
|
Singapur
|
GOSIC
|
330
|
1981
|
--
|
Cari islemler fazlasi
|
|
|
Temasek
|
100
|
1974
|
|
petrol
|
|
Norvec
|
Emeklilik Plani
|
300
|
1990
|
50
|
petrol
|
|
Suudi Arabistan
|
Degisik
|
300
|
--
|
100
|
petrol
|
|
Cin
|
Investment Corp.
|
300
|
2007
|
1,000
|
Cari islemler fazlasi
|
|
Kuveyt
|
KIA
|
70
|
1953
|
--
|
petrol
|
|
Avustralya
|
Gelecek Fonu
|
50
|
2004
|
55
|
Cari islemler fazlasi
|
|
Alaska
|
Daimi Fon
|
35
|
1976
|
--
|
petrol
|
|
Rusya
|
Petrol Fonu
|
32
|
2003
|
400
|
petrol
|
|
Brunei
|
Brunei Yatirim Kurumu
|
30
|
1983
|
--
|
petrol
|
|
Guney Kore
|
Kore Yatirim Kurumu
|
20
|
2006
|
250
|
Cari
islemler fazlasi
|
|
Kuresel Toplam
|
|
2,500
|
|
5,200
|
|
|
Kaynak: IMF ve Morgan Stanley
|
çin, Rus ve Arap yatırımcıların başta ABD ve bazı AB ülkeleri olmak üzere OECD dünyasına yönelik alımları birçok başkent alarm zillerini çaldirdi. Ulusal guvenlik gerekçesi kullanılarak korumacı/engelleyici tavırlar ile bu fonlar püskürtülmeye çalışılıyor. Egemen servet fonlarının sermaye piyasalarında büyüyen bir güç olmaları birçok Batılı ülkenin yatırım rejimlerindeki açıklığa, serbestiye karşı tepki yaratıyor, finansal korumacılık ateşini körüklüyor. (Bu noktada, bizim bankacılık ve sigortacılık sektöründeki artan yabancı payını hala sırf serbest piyasa mantığı ile haklı göstermeye çalışmamızın anlamlı olduğunu not etmekle yetiniyorum)
Görünür gelecekte gelip geçici bir olgu değil karşı karşıya olduğumuz, egemen servet fonları gerceği. OECD, G-7, IMF ve diğer uluslararası kuruluşlar bünyesinde bu fonların yönetiminde daha fazla şeffaflık için çaba gösterilmesi, düzenleyici mekanizmalar oluşturulması çabaları görülüyor. Bir an evvel egemen fonları ile ilgili ortak anlayış gerçekleşmezse korkarım küreselleşmeden geri dönüş çabaları hız kazanacak.
Türkiye gibi cazip imkanlar sunan yukselen piyasalarda küresel durgunluk döngüsünü kirmada egemen servet fonlari yasamsal bir rol oynayabilir ama stratejik varlıkları kaybetmeden, akılcı bir strateji çerçevesinde….
Kosova’dan ayrılıkçı hareketlere “Siyasi selam”…
Kosova’nın bağımsızlığını coşkuyla karşılayan ülkeler arasındayız. Balkanlar'da Makedonya ve Bosna’dan sonar bize yakin yeni bir devletin daha doğması herhalde en onemli stratejik sebeplerinden birisi ancak Kosova’nın yarattığı emsal ayrılıkçı hareketlerle içiçe yaşamak zorunda olan birçok ülkenin uykularını kaçırıyor.
Dokuz yıl önce Kosova çatışması patlak verdiğinde uluslararası arenada çok az kimse Kosova’nın egemen ve bağımsız bir devlete kavuşacağını tahmin edebilirdi. Mevcut uluslararası ilişkilerin en önemli temel direği olan “Toprak bütünlüğünün korunması” prensibine sicili bozuk Sirbistan özelinde bile saygı duyulacağına inanılıyordu.
27 AB ülkesinin neredeyse üçte biri tanıma konusunda ayak sürüyor. Bask ve Katalanların daha fazla özerklik taleplerini olumlu yanıtlamayan, gelecek ay genel seçimler için sandık başına gidecek olan İspanya’da iktidardaki sosyalistler Kosova’nın bağımsızlığının uluslararası hukuku hiçe saymak anlamına geleceğini acıkladılar. Romanya, Bulgaristan, GKRY ve Yunanistan’ın Kosova’yı tanımayı reddetmesinin arkasında da siyasi kaygılar ve Sırplarla Ortodoks/Slavik dayanışma olduğu anlasılıyor. Slovakya deseniz, o da kendi Macar azınlığının bu gelişmeden yanlış sonuçlar çıkartmasından endişeli. İtalyanlar, iyi iliiki içinde oldukları Sırp ve Rusları öfkelendirmekten çekiniyor.
Rusya, Cecenistan ile baslayip Baskurdistan, Tataristan ve diger ozerk cumhuriyetlerin bugun olmasa bile yarin Kosova’dan ilham almak isteyeceklerinden kusku duymuyor. Nitekim, Rus Devlet Baskani Putin, ardindan da Başbakan Birinci Yardımcısı Sergey İvanov, Kosova'nın bağımsızlığının tanınmasının, gelecekte KKTC'nin de tanınması zorunluluğunu beraberinde getireceğini söyledi. Cumhurbaşkanı Talat: <<... Kosova’nın bağımsızlığını selamladık... Dünyayla uyumlu siyasetin gerekliliği yönünde Kosova iyi bir örnektir. Kosova örneğini kendimize rehber edinmeliyiz." diyordu.
Bununla yetinmeyen Rus Dısişleri Bakanı Sergey Lavrov, Abhaz ve Guney Ossetya liderleriyle yaptığı gorüşmeden sonra, Kosova’nın bağımsızlık ilanı ve bunun tanınmasının Abhazya, Trans-Dinyester ve Güney Ossetya’daki durumla bağlantılı olarak da değerlendirilmesi gerektiği görüşünü ortaya attı. Rus parlamentosu da Moldova, Azerbaycan ve Gurcistan’daki dört ayrılıkçı bölgenin bağımsızlık taleplerini destekleme yönünde politika değisikliğine çağırdı. Rusya ile adeta bir soğuk savaş yaşayan Gürcüler, bu açıklamalardan duydukları rahatsızlığı süratle bir protesto notasıyla Moskova’ya ilettiler.
Çin de Sincan-Uygur Ozerk Yönetim Bölgesi, Tibet ve dahası Tayvan yüzünden Kosova’nın bağımsızlık ilanına en soğuk bakan ülkeler arasında. Türk dünyasının belli başlı uyeleri de hic hosnut degil bu gelismeden. Kazakistan, Kosova’yi tanimayacagini aciklayanlarin basinda geliyor.
Azerbaycan, Nagorna-Karabag’in ayni yolu izlemesinden ciddi kaygi duyuyor. Azeri politikacilar Kosova ile Nagorna-Karabag arasinda paralellik kurulmasina hep karsi ciktilar. Kosova’nin bir devlet ici catisma oldugu, oysa Nagorna-Karabag’in bir devletler arasi sorun ozelligini korudugu tezini isliyorlar. Iki catismanin farkli oldugunu savunan Azeriler Kosova’nin statusunun bir BM karari ile belirlendigini, halbuki Nagorna-Karabag icin 1993’de benimsenen ve Ermeni askeri kuvvetlerinin isgal altindaki Azerbaycan topraklarindan derhal cekilmeleri cagrisinda bulunan kararlar disinda Nagorna-Karabag catismasi ile ilgili baska bir ozel karar bulunmadigina da dikkat cekiyorlar.
Not etmek isterseniz: Ermenistan ile Azerbaycan arasindaki 200 km’lik ates-kes hattı Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol Boru Hattı'na sadece 20 km uzaklıkta.
Şurası bir gerçek ki çatışmaların özü ya da biçimi hakkında ne kadar farklılık olursa olsun Kosova vakası biz dahil dünyadaki ayrılıkçı hareketler için hukuki olmasa bile çok güçlü bir siyasi emsal teşkil etti. Hosgeldin Kosova uluslararasi camiaya; ama, beraberinde bir dizi sorunlar da getirdin ne yazik ki…
Kızıl Meydan aslında sizin sandığınız “Kızıl” değil
Sovyet doneminde politburo uyelerinin Ekim Devrimi yildonumunde Kizil Meydan’daki bir platformun uzerinde protokol sirasina gore dizilisleri Kremlinoglara epey is yaratirdi. “Kim hala gozde, kim gozden dustu” diye bu dizilise bakip ve ic entrikalari yorumlayip ahkam kesme meslegi hayli revacta idi Soguk Savas yillarinda. Komunizmin rengi idi “kizil”. Onun icin hic fazla kafa yormadan Kizil Meydan’in da sembolik olarak komunistlerin toplanma merkezi oldugu sonucunu cikartmak zor degildi. Taa ki meydanin tarihi kokenini biraz arastirana dek.
Her ziyaretçi şaşmaz şekilde, önce kentin tarihi ve manevi kalbi olan ve sair Mayakovski’nin “dunyanin merkezi” diye yucelttigi Kizil Meydan ve Kremlin’e uzanir. Cevresindeki surlar, mimari uslubu ve hasmeti ile insana hem ronasans Avrupa’sini hem de Cengiz Han’in divanini hatirlatiyor Kremlin ilk bakista. Kuleleri ile St Basil katedralinin sogan bicimli, kivrimli kubbeleri muthis bir Moskova silueti yaratiyor. Meydan, eski Kraliyet sarayi ve halen Rusya Devlet Baskani’nin resmi ikametgahi olan Kremlin’I Kitay-gorod denilen tarihi tacirler mahallesinden ayiriyor.
Kızıl Meydan ya da Rusçası ile “Krasnaya ploshchad” ne tuğlalarının rengi ne de kızıl renk ile komunizm arasindaki bağla alakalı. Eski Rus sözcüğü krasnaya hem güzel hem de kızıl anlamını taşıyormuş. Muhtemelen uzun ve öldüresiye soğuk kış aylarında canlı renk açlığı içinde olan insanlar krasnaya’yı “Kırmızı” diye anmaya başlamışlar. 15'inci yüzyıl sonlarında III. İvan’ın talimatı üzerine Kremlin’in doğu surlarının altındaki tahta ev ve isyerlerinin yikilmasindan sonra kurulmus Kizil Meydan. Onceleri Trinity Meydani diye adlandirilmis, ancak 17 yuzyil sonlarinda bugunku konumuna kavusmus meydan.
Eski Roma’daki Forum gibi onemli Çarlık açıklamaları, infazları ve gösterileri için kullanılagelmiş bu meydan yüzyıllar boyunca. 1712’de baskent St Petersburg’a taşınınca meydan siyasi önemini buyuk olcude yitirmis. Bolşevikler sayesinde Kızıl Meydan yeniden eski haşmetine kavuşmus, özellikle de 1 Mayıs ve devrimin yıldönümü olan 7 Kasım törenleri buraya kaydırılarak. Kızıl Meydan’ı yakın geçmişte beynimize kazıyan bence en önemli olay, 28 Mayıs 1987’de Mathias Rust adinda genc, maceracı bir Almanın amatör ucağı ile o çok korkulan Sovyet hava savunma sistemini hiçe sayarak Kızıl Meydan’a inmesiyle yaşandı. Tüm dünyaya şaşkına dönmüştü ve Sovyetler Birliği’nin birkaç yıl sonra yıkılacağının habercilerinden birisiydi bu olay.
Kizil Meydan ve Kremlin, Rusya’nin dunya enerjisi, jeopolitigi ve teknolojisinde yeniden yukselise gecmesi ile birlikte tekrar yeni bir tarihsel donusum icinde. Son yillarda Kizil Meydan Shakira, Sovyet doneminde yasakli olan Paul McCartney, Pink Floyd, Alyonka & Diana Larionov, ve onlarca meshur Batili sanatcinin konserlerine de evsahipligi yapti.
Ocak 2008’de Kremlin Kizil Meydan’in yeniden askeri gecit torenleri icin kullanilmaya baslayacagini acikladi. “Soguk Baris” doneminin basladiginin isaretcisi mi saymali acaba bu aciklamayi…Putin’in basbakan, Medvedeyev’in devlet baskani olacagi 3 Mart sonrasi donemde kimbilir Kizil Meydan daha ne tarihi gelismelere sahne olacak?
Çin takvimine göre “Fare Yılı”ndayız
Tarihteki en eski kronolojik kayit Cin ay takvimi. M.O. 2,600 yilina kadar uzaniyor. Yeni ayin belirmesine bagli olarak 12 yillik ay dongusunde her yil farkli bir hayvan ile ozdeslesiyor. Bu yil 7 Subat ile 25 Ocak 2009 arasi Cin’in ay takvimine gore fare yili. Geriye kalan 11 yili ise su hayvanlar sembolize ediyor: okuz, kaplan, tavsan, ejderha, yilan, at, keci, maymun, horoz, kopek ve domuz.
Ben Kaplan yılında dunyaya gelmişim. Şayet siz de merak ediyorsanız hangi Çin yılında doğduğunuzu şu tabloya bir göz atın lütfen:
Fare 1924 1936 1948 1960 1972 1984 1996 2008
Öküz 1925 1937 1949 1961 1973 1985 1997 2009
Kaplan 1926 1938 1950 1962 1974 1986 1998 2010
Tavşan 1927 1939 1951 1963 1975 1987 1999 2011
Ejderha 1928 1940 1952 1964 1976 1988 2000 2012
Yılan 1929 1941 1953 1965 1977 1989 2001 2013
At 1930 1942 1954 1966 1978 1990 2002 2014
Keçi 1931 1943 1955 1967 1979 1991 2003 2015
Maymun 1932 1944 1956 1968 1980 1992 2004 2016
Horoz 1933 1945 1957 1969 1981 1993 2005 2017
Köpek 1934 1946 1958 1970 1982 1994 2006 2018
Domuz 1935 1947 1959 1971 1983 1995 2007 2019
Zodiac takviminde fare dışında her hayvana olumlu bir özellik atfedilmis. Okuz caliskanligi, kaplan iktidari, tavsan nezaketi, ejderha onuru, at dinamizmi, keci kibarligi, maymun akli, horoz inanci, kopek sadakati, yilan esnekligi ve domuz serveti temsil ediyor. Fare ise bu hayvan sembollleri dongusunde olumlu hicbir anlama tekabul etmiyor. Hatta, felaket ya da sansizlik gibi olumsuz isaretleri temsil ettigi soylenebilir. Belki de bu yuzden dir ki 2008’in ilk yazisinda da soyledigimiz gibi, 2007’yi fare yilinda mumla arayabiliriz.
Cinliler, her bir hayvan simgesinin farkli anlamlarla yuklu olduguna inaniyorlar. Onun icin de birçok genç cift dogacak cocuklari icin ozelligi olan bir hayvan yilini beklerler. 2008’de cocuk dogurmak istemeyecek cok Cinli anne oldugunu tahmin edebiliriz. Ama, domuz zenginligi, serveti simgeledigi icin domuz yili olan 2007’de her zamankinden kat kat fazla cocuk dogmus gecen yil.
İnsan yaşamının evrimi de 12’nin katlarıyla izleniyor. 12 yaşında çocuk gençliğe adım atıyor. 24’de kişi ilk defa topluma katiliyor. 36’sinda olgunluk geliyor. Derken, 48’de artik hayatta bircok seyin basarilmis olmasi bekleniyor. 60 emeklilik zamani. 72 ilerleyen yastan zevk alinacak bir donem. Kisi, sayet 84 ya da 96’ya ulasacak kadar saglikli ise her gecen gunu beklenmedik kazanc hanesine yazilmali. 9 ya da 10’uncu 12 yil dongusunu (buna Cince’de “ben ming nian” deniliyor) gorecek kadar yasayanlara ise hayatin mucizesi olarak bakiliyor.
Çin yabancı yatırımda yeni bir rekor daha kırdı
Şayet finans sektörüne girişleri de hesaba katarsanız 2007’de Çin toplam $82.7 milyar dogrudan yabanci yatirim cekerek son 15 yildir gelisme yolundaki ulkeler arasindaki tepede kalma rekorunu surdurdu. Ayni sekilde Cin borsasi da $4.2 trilyon’luk bir hacme ulasti; hem de dunyanin en iyi performans gosteren borsasi unvanini kazanarak.
Uygurların ağzından yeni bir Türk tarih tezi
Moğolistan, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Rusya ile sınır paylaşan Sincan-Uygur Özerk Yönetim Bölgesi hassas jeostratejik konumu ve zengin doğal kaynakları nedeniyle Çin için yaşamsal öneme sahip bir eyalet. Dunya’nın en ikinci alçak noktası burada - deniz seviyesinin 155 metre altında. En yüksek noktası ise 8611 metre ile Keşmir sınırında.
Çin’in “Yumuşak karnı” olarak görülür Orta Asya ve Rusya ile sinir paylaşan ve toprak büyüklüğü bakımından bu en iri kıyım (1,6 milyon kilometrekare, toplam yüzölçümünün altıda birinden fazlası) eyaleti.
Mançuların kurduğu Qing Hanedanı döneminde “Yeni Topraklar” anlamına gelen "Xinjiang" adı verilmiş bu ozerk bolgeye. Cinlilerin ayrılıkcılık veya Pan-Türkizm olarak nitelendirmesine karşın bu bölge için “Doğu Türkistan” ya da “Çin Türkistanı” tanımlanması da kullanılıyor.
Çin’in en gizemli, bize en yakın kültürel, etnik ve tarihi bağları olan bu bölgesini ilk defa 1991 yılında, Baren İsyanı’ndan hemen sonra diplomat sıfatımla ziyaret etmiştim. Ayrılıkçı harekete biz dahil bazı yabancı ulkelerin destek verdiği kuşkusu nedeniyle Sincan’a o zamanlar (bugün de çok fazla değismedi sanırım bu algılama) yabancıların girişine pek sıcak bakılmıyordu.
Atavatan olarak bilinen bu bölgede eski Türk tarihine ilişkin muazzam kaynakların keşfedilmeyi beklediğini biliyordum. Nedense eski Türk tarihi kitaplarımızda hep efsanelerle geçiştirilir, İslam öncesi dini inanç ve geleneklerimiz belli kalıpların dışına çıkmadan, üstünkörü incelenir. Bölgedeki Türkologlarla buluşmayı, onların ağzından eski Türk tarihini dinlemeyi bu nedenle çok istiyordum.
Çinli yetkililer bu isteğimi kırmadı. Sincan Üniversitesi ile Sincan Sosyal Bilimler Akademisi’nden Prof. Nimet Mincanoğlu, Doç. Dr. Sabit Ruzi, Doç. Dr. Morkan Kemalhan, Doç. Dr. Abdülşükür Esen, Doç. Dr. Tahircan Muhammed ve Doç. Dr. Shi Zhen Tian ile topluca bir görüşme ayarladılar.
Anlattıklarına göre dünya Türkoloji çalışmalarına ışık tutan birçok tarihi eser ve kalıntının bir numaralı kaynağı Sincan’daki akademik kurumlar. Eski Türk tarihi bugünkü Sincan toprakları üzerinde yaşandi. İzleri de hâlâ bu topraklarda. Türkoloji incelemelerine kaynak sağlayacak olan binlerce tarihi kalıntı gün ışığına çıkarılmayı bekliyor. Bunun için yeterli maddi kaynak ne yazık ki Sincan’da yok. Yabancı arkeologlarla işbirliği de geçmişteki kötü deneyimler nedeniyle teşvik görmüyor. Sosyal Bilimler Akademisi bünyesinde Uygur ve Kazak dillerinde araştırmalar yapmakta olan bir Dil Tetkikat Enstitüsü var. İki yılda bir, dönüşümlü olarak Pekin ve Urumçi’de eski Türk tarihi ve dilleri üzerine görüş alışverişine, bu konudaki yeni bulguların paylaşılmasına imkan veren bilimsel kongreler düzenliyorlar.
Diğer ülkelerdeki Türkologlarla da zaman zaman temasları oluyormuş; ancak kaynak kıtlığından büyük ölçüde kendi içlerine kapanmak zorunda kalmışlar. Türkiye ile bağlarını sorduğumda, Şükrü Elçin, Nejat Diyarbekirli, İsembige Togan, (merhum) Aydın Yalçın ve Necati Zincirkıran’ı ağırladıklarını söylemekle yetindiler. Divan-u Lügat-ü Türk’ü Uygurcaya çok geç kazandırabilmişler. 20. yüzyıl başlarında İstanbul’da yapılmış olan ilk Türkçe çeviriyi esas alarak gerçekleştirmişler.
Uygurca ne yazık ki ne geçmişle ne bugünle ne de gelecekle kucaklaşmak için yeterli donanıma sahip zira bizim anladığımız Türkçe'yi konuşup Arapça alfabe ile yazıyorlar. Yazdıklarını biz anlamıyoruz, konuştuklarını da Araplar. Çinlilerle dil bağları ise hiç yok. Uygur Türkologlar, dil reformunu tedricen gerçekleştirmek taraftarı. Eğitim düzeyi düşük olduğu için “Türkiye’nin 1928 yılında yaptığı gibi radikal bir alfabe dönüşümünü gerçekleştirmemiz güç,” diyorlar. Aslında Latin alfabesini 1961 yılından itibaren 20 yıl kullanmışlar; sonra 1980’de yeniden Arap alfabesine dönülmüş.
Altay İlinde kadim Türk kavimlerine ait binlerce mezar bulunduğu biliniyor ancak bu mezarların kimlere ait olduğu henüz tespit edilememiş. Sadece fikir vermek için son 35 yıl zarfında Turfan’da 3,000 civarında Türk mezarının açıldığını, İdikut’ta ise henüz açılamamış 12,000 mezar bulunduğunu anlatıyor. Sincan Müzesi bunlardan sadece 600’ünü açabilmiş; Kumul, Altay, İli, Kaşgar. Cercen ve Hoten illerinde açılmamış binlerce Türk mezarı keşfedilmeyi ve tarih kitaplarında yeni sayfalar açmayı bekliyor.
1949 Devrimi’nden önce Batılı arkeologlar bölgeyi adeta yağmaladıkları için, Çin makamları, haklı olarak yabancılarla ortaklaşa kazı yapılmasına müsaade etmiyorlar. Müzedeki eserleri tanıtmak üzere beş kitap yayınlanmış. Japonlar da müze eserlerinden oluşan bir koleksiyonu Tokyo’da sergilemişler; ayrıca kapsamlı bir kitap yayınlamışlar. Galiba bizim tarihimiz bizden çok başkalarının ilgisini cezbediyor; biz de onların yarım yamalak cevirileriyle idare ediyoruz.
Kafamıza kazımamız gereken bir acı gerçek: Hun, Göktürk ve eski Türk tarihine ilişkin yazıtların büyük bir kısmı antik Çince’yle yazılmıştır. Yorum ve değerlendirmelerini kabul edelim ya da etmeyelim, Türk uzmanların bu eserlere nüfuz edecek şekilde yetiştirilmesi zorunludur. Şayet kendi tarihimizi kendi tarihçilerimiz gözüyle incelemek, öğrenmek istiyorsak.
|