En doğal kaynağımız...
Metin Sözüçetin metinsozucetin@yahoo.co.uk
19.02.2006
Ülkelerin öz sermayesi, doğal kaynakları ve yeraltı zenginlikleridir...
Dışa bağımlılığı azaltan, kendi yağında kavrulmalarına ön ayak olan en temel
iç değerleridir bunlar milletlerin...
Ülkemizin ne petrolü, ne madenleri, ne uranyum ve bor yatakları, ne kadim bir
tarım deposu olması, ne ikliminin , tarihinin, tabiatının çekiciliği...
Türkiye'nin tabii kaynak olarak gelecek vaadeden en büyük gücü, hatta
gelecekte stratejik değer kazanacak olan su havzalarından ve akarsularından
bile daha değerli sayılabilecek en önemli tabii kaynağı genç nüfusudur...
Nüfusunun % 65 kadarı 25 yaşın altında olan Türkiye, bu özelliği ile
Avrupa'nın en dinamik ülkesi olmak durumundadır... Bu avantaj hiçbir
AB ülkesinde yoktur... Hatta, AB ortalaması bunun tam tersi oranlarda bile
diyebiliriz... Bu AB için aslında en çekici yönümüzdür...
Peki, elinde büyük bir güç olarak bunca gençlik potansiyeline sahip olan bu
ülke bu en dinamik, en enerjik ve en rakipsiz tabii kaynağı için ne gibi
yatırımlar yapar acaba? Bu cevherini nasıl işler? Bu kaynağının kendisine
verim olarak dönebilmesi için ne gibi planları, öngörüleri, destekleri
olmuştur ya da vardır acaba bu ülkenin? Gençliğine ve geleceğine yapılmayan
yatırımların verim ve enerji kaybı hesaplanır mı devlet adına, duyarlı
birileri tarafından?
O dinamizmin, enerjiye ve üretime dönüşümü adına doğru yerlerde kullanım
yatırımı, her hangi bir yatırımdan çok daha etkin ve süratli bir şekilde,
geri dönüş verimi sağlayacaktır memlekete... Hem de çok yönlü olarak...
Eskiden beyin göçümüz ve Batı ülkelerine kaptırdığımız yeteneklerimiz daha
çok finans sektöründe olurdu. Sonra, ya binbir kaprisle prens olarak
dönerlerdi ülkeye, ki bunların çoğu ne yazık ki döndüklerinde hem değerlerini
yitirir ve o ülkedeki malum erdem zaafiyeti çarkına kapılırlar ve genel
temayül dokusuna uyum gösterip hünerlerini ülkeye has trickler yapmakta
gösterirlerdi, üretkenlik veya yaratıcılık katma değeri ve vizyon getirmek
yerine... Ya da solu dağıtan dervişler temayüz ederdi birdenbire ortaya çıkıp,
rüzgar gibi gelip geçene kadarki süreçte dış güdümlü misyonlarını başarıyla
tamamlayan...
Bunlar ait oldukları ülkeden çok, kendilerini mecburi hizmet görevlisi gibi
yetiştiren ülkeye hizmet ettiler birkaç istisna hariç... Acaba başka
numuneler de yetiştirilmekte midir ileride lazım olur diye?
Oysa aynı anda hem sanatta hem zanaatta; hem sporda hem iktisatta hem de
bilimde devlet, millet ve özel sektör elbirliğiyle açılan gediklerden neler
kaçmıştır neler... Nice cevherler keşfedilmemiş kaabiliyetlerini bu ülke
için, bu ülke adına verime aktaramadı.
Hangi hükümet programında genç itidallere sahip çıkılması gereği, ciddi
ilkelerle, prensiplerle, planlarla vurgulanmıştır acaba? Bunca yoğun olup da
bunca yaratıcı, bunca kabiliyetli olup da bunca sahipsiz, bunca geleceksiz,
bunca ümitsiz bir genç kitlesi var mıdır acaba başka bir gelişmekte olan
ülkenin? Bu ülke, bundan dolayı mı her daim gelişmekte olan ülke olmuş, bir
türlü gelişmiş ülke olamamıştır?
Ülkenin lokomotif sektörü olan tekstil cevherlerimizden örneklerle
başlayalım... Dünyaca ünlü tasarımcılarımız, modacılarımız nedense hep başka
ülkelerde yetişmiştir... Atıl Kutoğlu, Avusturya'da kendini yetiştireceği
ortamı bulabilmiş ve orada yetişmiş, Rıfat Özbek ve Hüseyin Çağlayan
İngiltere'de kendilerini ifade edebilmişler ve dünya vitrinlerine
sıçrayabilmişlerdir... Mutlaka içerde yetişenler de vardır ama onların
verimliliği de ülke sınırlarında kalmıştır... Şu aralar İngilterei bir Türk
cevherini daha sunmaktadır dünyaya... Bora Aksu, izleyicilerin bile
titizlikle seçildiği, herkesin katılamadığı, dünyanın en prestijli moda
showlarından olan Londra Moda Günleri kapsamında koleksiyonlarını
sunabilmekte, defilelerle dünya vitrinine çıkabilmektedir. Bu bile
başlıbaşına bir başarıdır... Dünyanın önde gelen medya kuruluşlarının
kaydettiği, en büyük "Store Group"ların üst düzeylerinin izlediği,
alkışladığı defilesinde, bir Türk olarak tebrik aldığım zaman gururlandım
ama bazı çelişkili duyguları da yaşadım ve kendi kendime sorguladıklarımdan
bu yazı konusu doğdu...
Bora Aksu'nun bu başarısından ve ilerde yapacağı çok daha büyük işlerden bir
Türk birey olarak, ya da Türk toplumu veya devleti olarak gururlanmaya, pay
çıkarmaya ne hakkımız var ki? Başarı da kendisine ait, gurur da... Onu
ülkeden dünya vitrinine sunabilecek alt yapıyı hazırlamayanlara sadece
hayıflanma payı düşer... Ne gariptir ki Bora Aksu'nun defilesi esnasında
Londra'da 2 ayrı fuara katılan büyük tekstil kuruluşlarımızdan hangisinin
aklına gelmiştir bu genç yeteneğimizi en azından manen desteklemek? Ya da
devlet adına veya Londra'daki Türk sivil toplum kuruluşları adına, defilesini
duyup da katılan olmuş mudur? İşte, orada da yabancılar destek olmuş ve
sahip çıkmıştır bir doğal kaynağımıza daha...
Peki, ülkeye hatırı sayılır bir girdisi olan bu öncü sektörde, ilerde bir gün
kıvanırım diye veya benim ülkemin yüz akı olur diye, ya da yurt dışına arada
bir de iyi bir imaj ihraç ederim düşüncesiyle bu bahsettiğim isimlerden ya da
geriden gelebilecek onlarcasından hangisinin elinden tutulmuş, destek
verilmiştir ülke yöneticilerimizce? Bırakın en zor zamanlarını yaşadıkları
yetişme çağlarında maddi fonlardan yararlanma imkanı bulmalarını, acaba
parladıkları günlerin öncesinde devletin veya sektörün ilgili birimlerince
önceden keşfediliş motivasyonu ve manevi arkandalık şevkleri yaşamışlar mıdır
ve bunun manevi desteğini görmüşler midir? Ne gezer? İTKİB genç stilistler
için tasarım yarışmaları açmaktadır ama burada başarılı olanları dünya
vitrinlerine hazırlamak için ne gibi destekler sağlanmaktadır akabinde? Bu
nedenlerle de bu dünya devi sektörümüzden çıkıp dünyaya damgasını vurmuş
marka ve isim çok azdır...
Biz bu değerli isimlere ülke olarak ne verdik? Ne gibi alt yapılar sunduk?..
Başarılarından ülke olarak gurur payı çıkarmaya ne hakkımız kalır o
zaman...
Biz elinden tutmayıp dışarı kaçırdığımız cevherlerimize ünlü olduklarında,
bundan pay çıkarmak için, geçici bir dönem sahip çıkarız devlet olarak, medya
olarak, özel sektör olarak, ülke olarak... Ta ki magazinel olarak eritip
tüketene kadar... O zaman cevherlerimizin kendi kendilerini yetiştirmeleri
veya başka ülkelerin onlara sağladığı imkanlara yönelmeleri belki de daha
hayırlıdır...
Sporda da böyledir... Dünya vitrinine çıkacak sporcu adayını tarayıp, bulup
yetişmesine katkıda bulunmayız, bu tip lüks zahmetlere katlanılmaz, ama
ülkeye rağmen, kendi imkanları ile zar zor yetişip de yurtdışında önemli
başarılara imza attıklarında, hemen kurtlara kuşlara yem ederiz ülke adına,
Süreyya Ayhan gibi, Halil Mutlu gibi şampiyonlarımızı... Ya da Naim gibi
hazır yetişmişleri ülkeye transfer edip başarılarıyla övünecek kadar
kendimizi aldatırız ve federasyon başkanı yapacak kadar da sahipleniriz... "
İdeallerime kavuşabilmek için ülkemi terkettim" diyebilen ve buz pateni
pistlerinde yıldızlaşan ilk Türk olan Tuba Karademir ile Türkiye'mi, yoksa
ona yetişme imkanı sağlayan Kanada'mı gurur duyma hakkına sahiptir?
Ya müzik sektörünün başıbozuk furyaları içinde, ne mümkündür dünyaca tanınan
genç sanatçılar üretebilmek?
Nice kabiliyetleri olan nice gencimiz, kendisine hiçbir imkan sunulmadığı
için, kendilerini dahi keşfetme imkanını haiz olamadan, ne gibi yetenekleri
olabileceğini dahi bilemeden, birer sıradan tüketici gibi gelir geçer ülke
topraklarından...
Ne var ki bu ülke onyıllardır Batı ülkelerine, imajı bozacak kesiflikte vasıfsız
beşeri ihracat yapmıştır bol keseden, bizi her atılım alanında en çok zorlayan
imaj sorunumuzun tabii kaynağı olarak...
Yolda 100 genci çevirip sorsanız, 95'i bu ülkeyi terketmek eğilimindedir...
Bence bir ülkenin en büyük utancı bu olmalıdır... Kendisini yetiştiremeyen,
üniversiteye sokamayan, soksa da diplomalı işsizler ordusu yaratan, bir
kariyer ve bir gelecek vaadedemeyen, işsizlikten kıvratan, ülkesine küstüren;
bırakın yığınları, aralarından istidatlılarını bile görüp elinden tutmayan
gelmiş geçmiş hükümetlerin ayıpları, hebaları ve israfları değil midir bunca
tabii kaynak kaybı?
Lokomotif sektörlerimizden turizmin göbeği olan Gökova'ya termik santral
yatırımları yaparak turistik değerlerini ve kaynaklarını yitirmeyi göze
alabilen zihniyet ile ülkenin enerji ihtiyacını güvenilmez komşularına emanet
eden zihniyet ve en büyük tabii kaynağı olan gençlerini yok sayarak yitiren
zihniyet aynı kısır ve sığ zihniyet değil midir bu ülkeyi kısır ve sığ
bırakan?
Biz bu kafayla sadece bu tip pasif mantalite sahibi cevherlerimiz! ile gurur
duyma liyakatine sahip olabiliriz... Böylesi o kadar çoktur ve yaşam
alanlarını kapsayacak şekilde o kadar kadrolaşmışlar ve kaabiliyetsiz
yakınlarına imkanlar sağlamakla o kadar meşguldürler ki, gerçek
yeteneklerimizin ve potansiyel gurur kaynaklarımızın keşfine sıra gelemez...
Kim emek verecek? Kim zaman ayıracak? Ve hangi vizyonla, hangi bilgiyle?
Sonra da aşağılık komplekslerimizi, kendimize yakıştırdığımız, kendimizle
özdeşleştirdiğimiz ve dünya vitrinlerine genetik aşağılanmışlık güdüleriyle
bir başarı gibi sunduğumuz, kurtluk filmleriyle bastırır ve aldatır dururuz
kendimizi, asla olumlu olarak oluşturulamamış ülke imajından yakına
yakına...
Yazarın önceki yazıları:
"Kayıp Cennet"in canlıları...
Turizm kuşa döndü...
Kuş kondurduk turizmimizin içine
SorguNlama
www.turizmforumu.net
info@turizmforumu.net
|